Ruhsuzlaşmanın mahrem hikâyesi

Cheik Hamidou Kane, écrivain sénégalais né à Matam en 1928. Son livre «L'Aventure ambiguë» est un des grands classiques de la littérature africaine.

80 kuşağı İslamcı üniversiteliler, Afrikalı zenci bir çocuğun, Samba Diallo’nun hikâyesini adeta ezbere bilir. Çünkü hemen hepsi, tıpkı onun gibi iki medeniyet arasındaki gerilimin sancıları üzerine çok kafa yordular, bir çıkış yolu, bir “diriliş” aradılar.

Samba Diallo bir roman kahramanı. Şeyh Hamidu Kan’ın 1961’de kaleme aldığı, bir dönem fırtınalar estiren, fakat son yıllarda adını ne yazık ki çok az duyduğumuz ünlü romanı Mahrem Macera’nın baş karakteri. Çoğu büyük romanın başkarakterlerinde olduğu gibi o da önemli ölçüde yazarına benziyor. Daha doğrusu yazar, kendi hikâyesini kahramanı üzerinden anlatmayı tercih ediyor.

Düşmanın zihnine girmek

Samba Diallo da bizim gibi, daha çocukken “hoca dayağı” yiyenlerden. Yalnızca Kuran okurken dili sürçtüğü için üstelik, tembelliğinden değil. “Rabbinin kelamını tekrar ederken tane tane oku, seni yeryüzünün sefil yaratığı!” dedikten sonra tırnaklarını Samba’nın kulağına geçiren, kanatana kadar da bırakmayan bir hocası var. Hikâye, “hem döven hem seven” bu hocanın, ileride çok büyük bir İslam âlimi olacağından şüphe duymadığı öğrencisiyle kurduğu ilişkiyle başlar.

Samba, zekâsı ve geleneğe bağlılığıyla yıldız gibi parlayan bir çocukken, bir gün Diallobe devlet başkanı onu Fransa’ya göndermek ister. Niyeti şudur: Sömürgeciler zaten kendi okullarını açıp, kendi dillerini ve kültürlerini dayatmaktadır; buna karşı koymak için karakteri sağlam, parlak zekâlı bir grup öğrenciyi “düşmanın kalbine” gönderip onun zihin işleyişini anlamak elzemdir. Başkana şiddetle karşı çıkıp direnenler olsa da fayda etmez ve Samba Avrupa’nın yolunu tutar.

Büyük yüzleşme

1928’de Senegal’de, Avrupalıların “uygarlaştırdığı” topraklarda dünyaya gelen yazar Şeyh Hamidu Kan da çocukluğunda iyi bir medrese eğitimi aldıktan sonra felsefe okumak için Fransa’ya gitmişti. Romanda okuduğumuz tüm içsel çatışmaların başlangıcı işte bu gidişti. Şeyh Hamidu Kan (yoksa Samba Diallo mu demeliyiz) bir yandan felsefe eğitimi aldı, bir yandan da Afrika ile Avrupa’yı, İslam ile Batı’yı yüzleştirdi. Buna niyet etmiş miydi bilinmez ama Batı’yı kendisiyle de yüzleştirdi. Senegal’de tohumları henüz atılmış olan modernitenin Avrupa’da vardığı noktayı ve bunun insanlığı nasıl da ruhsuzlaştırdığını gördü. Teknik yönden neredeyse kusursuz bir medeniyet giderek büyüyordu Batı’da, ama tüm insani vasıflarını terk ederek…

Samba’nın şu sözlerine kulak verelim:

“Sözgelimi Diallobe ülkesinde insan ölüme daha yakın gibime geliyor. İnsanla ölüm daha bir yakın, daha bir içten. Bu yüzden insanın varoluşu yeni bir gerçeklik kazanıyor. Orada ölüm ile benim aramda korku ve beklentimden oluşan bir yakınlık vardı. Burada ise ölüm bana yabancı bir şeymiş gibi geliyor. Sarf edilen her çaba onu beden ve ruhların ötesine atıyor. Aklıma bile gelmiyor. Ölümü düşündüğümde onu yalnızca kupkuru bir duygu, soyut bir ihtimal olduğu kadar, sigorta şirketi için de tatsız bir şey olarak görüyorum.”

Taş vadideki azgın makineler

“Hiçbir yerde çıplak toprağın yumuşaklığı yoktu. Dikilmiş kulaklarım, doymak bilmez gözlerim, sert asfaltın üstünde çıplak bir ayağın yumuşak yürüyüşünü boşu boşuna bekledi. Ortalıkta tek bir ayak görünmüyordu. Sert bir kabuğun üstünde sadece binlerce katı takırtıydı sanki duyulan. İnsanların ayakları etten değil miydi burada? Bu taş vadinin tam ortasından azgın bir makineler nehri geçiyordu. O günkü kadar hiçbir gün bana otomobiller -hâlbuki onları önceden de biliyordum- asla bu kadar hükümran ve kudurmuş, böylesine sinsi ve itaatsiz görünmemişlerdi. Geçtikleri yerlerden hiçbir insan yürüyemiyordu.”

Romanda Samba Diallo’dan dinlediğimiz bu düşünceler bizde de çokça konuşulmuş şeyler aslında. Bilhassa İsmet Özel birçok makalesinde bu konuları derinlemesine irdeledi. Evet, Batı şehirleri gerçekten çok görkemli ve muntazamdı. Evet, bir Avrupalı sokakta yürürken yere tükürmüyor, çimlere çöp atmıyor, emniyet şeridini ihlal etmiyordu. Evet, Avrupalılar sosyal ortamlarda birbirlerine karşı azami ölçüde saygılılardı. Kısaca, kâğıt üstündeki “ideal toplum” hedeflerine ulaşmışlardı. Bunlara karşın, bir zombiden hallice yaşam enerjisine sahiptiler.

Neredeyse hayatlarının her bir dakikası planlanmış, ölçülüp biçilmiş; heyecana yer kalmamıştı. Sanayiye ve bilime kurban edilen “inanç” hayatlarından çıktığından beri nefes alıp vermeyi bile bir makine soğukluğuyla gerçekleştiriyorlardı. İnsanlığın en temel güdülerinden olan “soyun devamı” düşüncesi bile zihinlerinden silinmeye başlamış; birçok devlet vatandaşlarına “çocuk yapın” diye neredeyse yalvarır olmuştu.

Bir Batılıya dönüşmek

Samba Diallo işte bu yavanlığı, bu ruhsuzluğu görür Fransa’da. Batı’nın, sömürgecilik ve emperyalizm aracılığıyla tazecik Müslüman çocuklarını neye benzetmek istediğini, dahası, kendisinin tam da Batı’nın hedeflediği insana dönüşüyor olduğunu fark ederek dehşete kapılır. Camiye gitmeyen, namaz kılmayan, dua etmeyen biri olmuştur Samba.

“Biliyorsunuz, biz siyah öğrencilerin yazgısı, bir bakıma biraz da posta tatarınınkine benziyor. Evimizden çıkarken, kesinlikle geri dönüp dönemeyeceğimizi kestiremiyoruz. Yolun sonunda kendi maceramıza yeniliyor, tutsak düşüyoruz. Birden anlıyoruz ki, tüm yolculuğumuz boyunca durmaksızın değişmiş ve sonunda bir başkası olmuşuz… Kimi kez de değişim tamamlanmaz, bizi ikircikli bir duruma sokar ve şaşkınlıkla olduğumuz yerde kalakalırız. O zaman yüreğimiz utanç dolu, saklanacak yer ararız!”

Batı, Batılılaşma, İslam’da modernleşme gibi kavramları on yıllardır kavga dövüş tartışan bir toplum olarak, vaktiyle tüm dünyada ses getirmiş bu müthiş romana hak ettiği değeri vermediğimizi düşünüyorum. Ama geç değil. Yüreğimizde utançla saklanacak yer arayacak kadar değiştiğimiz söylenemez.

Benzer konular