Müslüman STK’lar şer çemberinde

vimg_8c898_v

17-25 Aralık süreci, paralel yapının devletin en önemli kurumlarına yönelik darbe girişiminin son ve en büyük ayağıydı. Boşa çıkarılmasaydı bugün nasıl bir siyasi yapıyla karşı karşıya olacağımıza dair yürütülen tahminler hiç de iç açıcı değil. Uzun yıllar boyunca ince ince planlandığı, olgunlaştırıldığı, gerekli altyapının hazırlandığı ve ancak bundan sonra harekete geçildiği anlaşılan darbe girişimi, yalnızca Erdoğan’ı ya da AK Parti’yi devirmeyi değil, sonrasında oluşacak kaos ortamını yönetmeyi de hedefliyordu.
Her ne kadar darbe girişimi başarısız olsa da paralel yapı planlarını değiştirmedi ve önceden çizdiği rota üzerinde ilerlemeye devam etti. Buna göre, Erdoğan’la doğrudan ilişkisi olmasa dahi, bir şekilde ona ve yakınlarına dokunacak, imajlarını “karartacak” hamlelere girişildi. Bu hamlelerin ortak özelliği, Müslüman hassasiyetine sahip kurumları adi suçlarla ilişkilendirerek halkın hafızasında kötü izler bırakmak, “biz bunlara mı destek verdik, bunlarla mı yan yana yürüdük” sorusunun dilden dile yayılmasını sağlamaktı.

İlk kurban Deniz Feneri

Paralel yapının bu eylemleri yalnızca itibar suikastı olsun diye yapılmadı elbette. Diğer önemli amaç, hedef alınan kurumların Gülen Cemaati’nin etkin olmak istediği alanlarda büyümesini engellemekti. Tamamı sivil olan bu yapıların yönetimlerine dönük muhtemel darbe girişimleri ters tepeceğinden, kurumlar itibarsızlaştırılarak halk desteğinin tümüyle geri çekilmesi planlandı.
Bu planın neredeyse kusursuz biçimde uygulandığı ilk vaka, Deniz Feneri Davası oldu. Kanal 7’nin 1996 yılının Ramazan ayında yayınlamaya başladığı “Şehir ve Ramazan” adlı televizyon programı insanları derinden etkilemiş, yardım etmek isteyenlerin yoğun isteğiyle birlikte kısa sürede önce bir iyilik hareketine, 1998’de de Deniz Feneri adıyla derneğe dönüşmüştü.
Günden güne büyüyen ve dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların yardımına koşan derneğe 2007 yılında Frankfurt Eyalet Mahkemesi’nden bir dava açıldı. Derneğin Almanya’daki yöneticilerinin dolandırıcılık iddiasıyla yargılandığı dava, “tüm organizasyonun Türkiye’den yönetildiği” gerekçesiyle ülkemize taşınmak istendi. Kanal 7 yöneticileri Zekeriya Karaman, İsmail Karahan, Mustafa Çelik ve Zahid Akman hakkında, Alman makamlarının girişimiyle Ankara’da dava açıldı.

Kılıçdaroğlu’nun tuhaf yükselişi

Davayı, dönemin Ankara Başsavcısı Hüseyin Boyrazoğlu yürüttü. Almanya’dan gelen belgelerin tercümesi, eksik evrakların tamamlanması gibi gerekçelerle mahkeme çok uzun süre ertelendi. Bugün Yargıtay üyesi olan Boyrazoğlu, dava sürecinde kendisine yöneltilen “iktidarın baskısıyla süreci yavaşlatıyor” suçlamalarını reddetmişti. Bundan sadece bir yıl sonra Boyrazoğlu’nun adı bir gizli tanık aracılığıyla, “Veli Küçük’ün adamlarından biri” olarak Ergenekon iddianamesine girdi.
O dönemde yürütülen itibarsızlaştırma kampanyasının neferlerinden biri de Kemal Kılıçdaroğlu’ydu. Nereden geldiği, kimler tarafından hazırlandığı belli olmayan “gizli” belgelerle hemen her gün kameralar önüne çıkan Kılıçdaroğlu, Deniz Feneri’nin imajını yerle bir eden operasyonun vitrin isimlerinden biri oldu. Yaklaşık bir yıl sonra da meşhur “kaset komplosu” ile devrilen CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın koltuğuna oturdu.

Cemaat davalarında hep aynı isim: Ekinci

Cübbeli Ahmet Hoca üzerinden yürütülen operasyon ise paralel yapının darbe girişiminin iyiden iyiye olgunlaştığı dönemde gerçekleştirildi. Cübbeli Ahmet Hoca, iki açıdan çok “özel” bir hedefti. Birincisi, vaazlarında Fethullah Gülen ve cemaati hakkında çok sert yorumlarda bulunuyor, sözünü hiçbir surette sakınmıyordu. İkincisiyse, sadece “sohbetleri çok sevilen popüler bir vaiz” değildi Cübbeli, Erdoğan’a yakın duruşuyla da bilinen İsmailağa Cemaati’nin en etkili ve önemli isimlerinden biriydi.
Cübbeli Ahmet Hoca’nın yargılandığı davanın hâkimi de dikkat çeken bir isimdi: Mehmet Ekinci. Kamuoyunda “şike davası” olarak bilinen ve (futbolla ilgili olmasının da etkisiyle) deprem etkisi yaratan davanın hâkimi olan Ekinci, ODA TV davasının da başındaydı. O davayla ilgili bugün aklımızda kalan en önemli detay, Samanyolu TV’nin mahkeme sonucunu açıklanmasından tam yirmi dakika önce haberlerde duyurmasıydı şüphesiz.

Başbakan’ı oğluyla vurmak

Hikâyenin devamı, paralel yapının tüm kartlarını açıp savaşını ilan ettiği 17 Aralık sürecine tekabül ediyor. İlk kahraman ise, Bilal ve Sümeyye Erdoğan kardeşlerin de yöneticileri arasında olduğu TÜRGEV (Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı).
TÜRGEV Yönetim Kurulu Başkanı Arzu Akalın, bir söyleşisinde paralel yapının neden kendilerini hedef aldığını şu sözlerle ifade etmişti:
“TÜRGEV gençlere yönelik çok önemli bir çalışma yapıyor. Gençlere yönelik yaptığımız her çalışma ister istemez yarının yöneticilerinin yetişmesinde, yarının Türkiye’sinde söz sahibi olacak gençlerle alakalı sizin yapmış olduğunuz çalışmalar demek. Türkiye’de daha duyarlı daha adil köklerini bilen tarihini bilen gençlerin yetişmiş olmasının bazı kesimleri ciddi derecede rahatsız ettiğini düşünüyoruz. Dolayısıyla TÜRGEV’in hedefe alınma sebebinden bir tanesi bu. İkinci bir konu da Cumhurbaşkanımızın -o dönemde Başbakanımız idi- evlatlarının bizde yönetim kurulu üyesi olmuş olmasıydı. O dönemde Sayın Başbakanımızın yanlış işler yapmış olduğu noktasında süre gelen bir algı oluşturulmaya çalışıldı. TÜRGEV yoluyla sayın Başbakanımıza ulaşmaya çalışıldı.”
25 Aralık savcısı Muammer Akkaş, TÜRGEV’in de yer aldığı iddianame doğrultusunda yakalanarak ifadesi alınacaklar listesine birçok önemli isimle birlikte Bilal Erdoğan’ı da dâhil etmişti. Ancak 17 Aralık’taki şoku atlatan ve süratle sert önlemler alan hükümetin girişimleri sayesinde Akkaş’a istediği fırsat verilmedi.

İHH’ya terör iftirası

Paralel yapının bir sonraki hedefiyse, uzun zamandan beri alttan alta diş bilediği İHH oldu. Bugün yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın da en büyük sivil yardımlaşma kuruluşlarından biri olan İHH, hem siyasi iktidara yakınlığı, hem Müslümanlar nezdindeki derin itibarı, hem de bir yardım kuruluşu olmanın ötesinde, İslam dünyasındaki ciddi krizlerde arabulucu olarak kabul görmesiyle Cemaat’i rahatsız ediyordu. (Mavi Marmara olayından sonra Gülen’in İHH’ya karşı İsrail menfaatine olan sözlerini de unutmamak gerek.)
Tüm finansal kaynakları ve harcamaları bizzat kendi istekleriyle çok sıkı denetlenen İHH’yı buradan vuramayacağını bilen paralel yapı, uluslararası kamuoyuna Türk hükümetini sıkıştırma bahanesi oluşturmak amacıyla “teröre destek verme” iftirasına sığındı. Zaten önceden beri alttan alta bu yönde haberler çıkarılıyordu. İHH’nın özellikle Suriye’deki yoğun insani yardım faaliyetleri, kuruluş sanki orada silahlı direnişi organize ediyor, o arada da terör örgütlerine mühimmat, ilaç, gıda yardımı yapıyormuş gibi sunuldu.
14 Ocak 2014 sabahı, vakfın Kilis’te bulunan depolarına Van’dan gelen Terörle Mücadele polisleri tarafından baskın gerçekleştirilerek bilgisayarlara el konuldu. Ve bu baskın Cemaat’in yayın organlarında “İHH’ya El Kaide baskını” şeklinde duyuruldu. Ancak gerek İHH, gerek muhafazakâr basın bu girişime öyle sert bir tepki verdi ki paralel yapının yanına çekmek istediği kesimler meseleye müdahil olmaktan çekindiler.

Yeni silah sosyal medya

Tüm bu silsilenin -şimdilik- son adımı Ensar Vakfı’na yönelik insanlık dışı algı operasyonu oldu. Karaman’da, erkek çocuklara cinsel tacizde bulunduğu tespit edilen öğretmenin bir dönem Ensar Vakfı’yla çok kısa süreli ilişkisi olması üzerinden başlayan saldırı, sosyal medya üzerindeki örgütlenmeyle birlikte çığ gibi büyüdü. Sonu İslam’la ve Müslümanlarla ilgili aşağılık yakıştırmalara varan, “çocukların cinsel istismarı” gibi insanları çabucak ve etkili biçimde galeyana getiren bir bahaneye dayandırıldığı için hızla yayılan tepkilerin çıkış noktasında yine Cemaat vardı.

Haberin özellikle Twitter ve Facebook’ta yayılması için binlerce bot hesapla, tetikçilikten başka özelliği kalmamış paralel gazetecilerle etiketler oluşturuldu. Ateş bir kere yakıldıktan sonra geriye çok bir iş kalmamıştı zaten; tüm muhalif kesimler bu kadar hassas bir konuda kesin suçlamalar yapmanın mesuliyetini bir saniye dahi düşünmeden olayı sömürmeye, gerçekleri açıklamaya çalışanları ise “tecavüzcü” ilan etmeye başladı. Diken, T24, Cumhuriyet gibi medya organları, olayın vuruculuğunu arttırmak için 10 olan mağdur sayısını 45’e kadar çıkardılar.
Öyle görünüyor ki devlet içindeki unsurları birer birer temizlenen, darbe aracına dönüştürdüğü kurumları elinden alınan, tüm destekçileri afişe olan ve bu yüzden “fitne” faaliyetlerini yurtdışında sürdürmek zorunda kalan paralel yapı, itibar suikastları için bundan sonra da tüm gücünü sosyal medyaya ayıracak.

Alman hâkim: ‘Sen Erdoğan’ın avukatı mısın?’

Frankfurt Eyalet Mahkemesi’nde görülen Deniz Feneri e.V davasının en dikkat çekici yönü, Alman yetkililerin davayı bir şekilde Tayyip Erdoğan’a bağlama yönündeki azami çabalarıydı. İddianamede yer alan aşağıdaki bölüm bunun açık ispatlarından:
“02.02.05 tarihli ‘Empfangsbestitigung 2’ olarak nitelendirilen alındı belgesinde herhangi bir meblağ yazılı olmamasına rağmen Mehmet Gürhan, Firdevsi Ermiş’ten parayı, Türkiye Başbakanı’na, (2003 yılından bu yana Recep Tayyip Erdoğan) Doğu Asya’daki tsunamiden zarar görmüş, yardıma muhtaçlara dağıtması için vermek üzere aldığını tasdik etmiş. Bu konu, sanık Ermiş’ in yedinci kez ifadesi alınırken sorulmuş ve doğruluğu tasdik edilmiştir.”

Dava sanıklarından Gürhan’ın avukatı Jörg Haseneier de iddianamenin internet sitelerinde dolaştığını belirterek mahkeme heyetine şikâyette bulunmuştu. Haseneier, “Türkiye Başbakanı Erdoğan’ın, Gürhan’dan para aldığı öne sürülüyor. Erdoğan bir kuruş para almamıştır. Bu bir tercüme hatasından kaynaklanıyor olmalı” deyince, Mahkeme Başkanı Hâkim Jürgen Müller, Haseneir’e, “Siz burada Türkiye Başbakanı’nın müdafaasını yapmak zorunda değilsiniz. Yoksa sizi avukat olarak mı tuttu?” diye çıkışmıştı.

Benzer konular