Medya itirafçıları müşteri peşinde

page

Önemli bir televizyon kanalında, tüm Türkiye’nin izlediği haber-tartışma programlarından birinde, “eski üst düzey PKK yöneticisi” sıfatıyla konuşan bir adam hayal edin. Yıllarca PKK’da idarecilik yapmış, liderinin emirleri doğrultusunda örgütü organize etmiş bu ismin, teröristler hâlihazırda kan dökmeye devam ederken ekranda “bu işleri yalnızca ben bilirim” dercesine hava atarak konuştuğunu düşünün. İlaveten, birkaç önemsiz magazinel detay haricinde kamuoyuna yeni, şaşırtıcı, işe yarar hiçbir şey söylemediğini farz edin. Sizce Türkiye’de böyle bir şova izin verilir mi?

Çok konuş ama hiçbir şey anlatma

Bu hayali örnekteki PKK’nın yerine DEAŞ, DHKP-C ya da başka bir örgüt de koysanız durum değişmez. Fakat yöntemleri farklı olsa da amaçları bu örgütlerle aynı olan FETÖ’nün “eskileri” ne hikmetse aylardır “bilirkişi” olarak ekranları, gazete sayfalarını, kitapçı raflarını meşgul ediyor. Özellikle üç ismin; Hüseyin Gülerce, Latif Erdoğan ve Nurettin Veren’in öne çıktığı bu süreç, çok konuşmalarına rağmen hiçbir şey anlatmayanların nasıl bu kadar popülerleşebildiğinin sorgulanmasına sebep oldu.

“Eski” dedik ama kimi isimler o kadar da eski değil. Hüseyin Gülerce gibi… Bundan yalnızca dört yıl önce, 17/25 Aralık’ın habercisi olan dershane krizi patlak verdiğinde, Hüseyin Gülerce Zaman gazetesindeki köşesinden hükümeti doğrudan hedef alan, hatta alttan alta tehdit eden yazılar kaleme alıyordu. İşte o tehditlerden biri:

“Hizmet camiasına bunu yapmayacaktınız. Sizin gibi bir insana mı düştü, gönül köprülerini dinamitlemek? Sizi tekrar Nabi Avcı yapacak tek hareket, istifa etmenizdir. Şayet etmezseniz, yıllar sonra duyacağınız pişmanlık, sizi ömür boyu rahatsız edecektir.”

Gülerce: ‘Bu size son uyarıdır’

Gülerce’nin 17 Aralık operasyonu başladığında Twitter’da yazdıkları ise yoruma yer bırakmayacak kadar net:

“Hakan Şükür eleştirilirken empati de yapılmalı. O şimdi Hizmet’in cesur ve kahraman bir evladıdır.”

“Parti disiplinine evet. Ama bir parti yönetiminin her kararı, sorgulanamaz, eleştirilmez hale gelirse, bunun demokrasideki yeri nedir?”

“Hakan Şükür’ün istifası, 2013’ün en önemli siyasi olayıdır. AK Parti, bu istifayı, en samimi uyarı olarak anlamalıdır. Belki de son uyarı…”

“Hakan Şükür’ün açıklamaları, tamamen Hizmet camiasının hissiyatıdır. Öyle okunursa, hükümet-cemaat meselesine Hizmet açısından bakma olur…”

Çaktırmadan kazananın tarafına geçti

Hakan Şükür’ün istifasını “belki de son uyarı” olarak niteleyen Gülerce, iktidarın 17/25 Aralık sonrası “yıkılmadığını” gördükten sonra saf değiştirdi. Ancak bu değişim, kendisinin sık sık yazdığı gibi anlık bir uyanışın sonucu gerçekleşmedi; 30 Mart 2014 yerel seçimlerine kadar “uyarılarına” devam etti Gülerce. Erdoğan’ın bu mücadeleden güçlenerek çıktığını fark ettiği anda da geçmişine el salladı.

Son yazılarında yoğun bir öfkeyle “en çok mücadeleyi ben verdim” diyerek “takdir görmeyişini” şikâyet eden Gülerce, onca tehdidine rağmen hâlâ televizyon ekranlarına çıkabiliyor oluşunu, Ali Bulaç ve Mümtazer Türköne gibi isimlerle aynı kaderi paylaşmayışını lütuf saymıyor belli ki.

Magazin itirafçılığı

Fetullah Gülen’in İzmir’deki vaizlik döneminde ilk talebelerinden olan, uzun yıllar Gülen’in halefi gibi görülen, 1994’de Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın kurucuları arasında bulunan, üç yıl vakfın başkanlığını üstlenen, kuruluşundan itibaren uzun süre Zaman Gazetesinde haftalık yazılar yazan, Fethullah Gülen’in biyografisini kaleme alan; kısacası 30 yılı aşkın bir süre Fetullahçılar için çalışan Latif Erdoğan da “popstar” gibi ekran ekran dolaşan bir başka isim.

Latif Erdoğan’ı diğer “itirafçılardan” ayıran en belirgin özelliği, FETÖ hakkında genellikle magazinel bilgiler vermesiydi. Bir ara bu işi Meral Akşener hakkında “kaseti var” diyecek kadar pespaye bir düzeye çekmiş, ardından geri adım atmak zorunda kalmıştı. Erdoğan’ın örgütün yapısına ve işleyişine dair anlattıkları arasında da FETÖ ile mücadelede işe yarayacak neredeyse hiçbir şey yok. Hüseyin Gülerce’nin söylediği “Zaman sayfaları onaylaması için Gülen’e gönderiliyordu” türünden, herkesin zaten bildiği ya da bilmese bile pratik hiçbir faydası bulunmayan itiraflarla o da uzun süre kamuoyunu meşgul etti.

Uyanış değil çıkar çatışması

Latif Erdoğan’la ilgili bir diğer önemli detay da tıpkı diğer itirafçılarda olduğu gibi örgütten kopuşunun bir çıkar çatışmasına dayanması. Gerek Hüseyin Gülerce, gerek Latif Erdoğan, gerekse de Nurettin Veren, sert bir ideolojik yahut ontolojik tartışmanın ardından değil, tamamen örgütsel çıkarlar ve kişisel hırslar neticesinde Gülen’in cemaatinden koptular.

Kaderin garip bir cilvesi olsa gerek, örgüte dâhilken yaşadıkları bu güç savaşı, bu kibir ve haset yarışı, “itirafçı” kimlikleriyle kazandıkları popülarite üzerinden de devam etti. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra bir kez daha ekran yıldızlığına yükselen isimlerin, toplu taşımada birbirini ittiren yolcular misali “en güzel yeri kapma” yarışına girdiklerine ve bu yüzden çirkinleştiklerine de şahit olduk.

Haset canlı yayına sıçradı

5 Ağustos 2016’da, CNN Türk’te Didem Arslan Yılmaz’ın sunduğu canlı yayın esnasında yaşananlar bu çekişmenin boyutunu gözlere önüne serdi. Latif Erdoğan’ın ekrana çıktığı yayına bağlanan Nurettin Veren, “rakibi” olan itirafçı için şok ifadeler kullanınca şu diyalog yaşandı:

Nurettin Veren: Latif Hoca haddini aşıp da Nurettin Veren büyük bir yalancıdır deyince…

Latif Erdoğan: Kes lan!

Nurettin Veren: Bu aynı cephede birlikte Fetullah Gülen’e karşı hareket eden kendisinden büyük bir insana bu lafı kullanması çok ayıp bir şey. Fetullah Gülen’in tarafında olduğu zamanda da tahammülsüz ve hazımsız bir numara olma hastalığı olan bir kişiyken muhalefette de 1 numara olabilirim hastalığını aşamamış…

Latif Erdoğan: Ben yayını bırakırım! Ben giderim!

‘İtirafçının sermayesi kıttır, o yüzden uydurmaya başlar’

Nurettin Veren’in, Türkiye’yi FETÖ belasından kurtarmak için “işi bilen” biri olarak canla başla çalışmak yerine Latif Erdoğan’ın popülaritesinden rahatsız olması, bizlere Ruşen Çakır’ın FETÖ itirafçılarının karakterini analiz ettiği şu satırları hatırlatıyor ister istemez:

“Unutmayalım ki itirafçılık bir nevi meslek. Ama itirafçının sermayesi son derece kıttır ve onu da ‘mesleğinin’ daha ilk günlerinde hızlıca tüketmiştir. Bu nedenle ya tekrara kaçar ya doğru bilginin yanına belli miktarlarda uydurma şeyler ekler. İdeal itirafçı, yaşadıklarıyla sahici bir şekilde yüzleşmiş, içinden çıktığı yapıyı mesafeli de olsa disiplinli bir şekilde takip etmeyi sürdüren, görüş beyan ettiği konuda entelektüel çabalar içine giren ve dün olanlardan ziyade bugüne ve geleceğe yönelik analiz yapabilen kişidir ve Gülen cemaati söz konusu olduğunda böyleleriyle pek karşılaşamıyoruz maalesef.”

FETÖ mücadelesine katkıları olmadı

17/25 Aralık sürecinde başlayan, 15 Temmuz sonrası zirveye ulaşan FETÖ mücadelesinin dönüm noktalarına bakmak, itirafçıların bu mücadeleye hiçbir katkısının olmadığını anlamak için yeterli aslında. Örgütü deşifre etmek adına atılan en büyük adım ByLock programının MİT tarafından keşfiydi. Keza 17/25 sonrası Bank Asya, Zaman Gazetesi, Kaynak Holding gibi belli başlı FETÖ kurumlarıyla kurulan irili ufaklı ilişkiler de emniyet ve istihbarat teşkilatının işini kolaylaştıran unsurlardandı. Medya itirafçıları bu süreçte kendi reklamlarını yapmak dışında bir işe kalkışmadı.

Burada isimlerini zikrettiklerimiz dışında başka bazı eski FETÖ’cülerin “medyatik olmadan” çıkar elde ettiğine yönelik iddialardan da bahsetmeden geçemeyiz. Bu isimlerin, KHK’lar ya da açılan davalar dolayısıyla çözüm arayan kişilere “para karşılığı yardımcı olma” sözü vererek kendilerine piyasa yaptığı, hatta “müşteri bulmak” adına örgütle ilgisiz kişileri FETÖ’cülükle itham edecek kadar ileri gidebildikleri bu sıralar kısık sesle de olsa sıkça dillendiriliyor.

Benzer konular