Fadime Şahin ne zaman gelecek?

0x0-siverekte-alcak-provokasyon-1501426453273

Türkiye’de, bir kısım basının ve ona yoldaşlık eden sosyal medya mecralarının, toplumu kamplara bölmek umudu taşıyanlar için ne derece geniş imkânlar sağladığını defalarca tecrübe ettik. Türk-Kürt, sağcı-solcu, Alevi-Sünni, laik-muhafazakâr, göçmen-yerli gibi karşıtlıklar oluşturup bunlar üzerinden insanları galeyana getirmek, iç karışıklık yaratmak ve oluşacak atmosferde üzerinde sıkıca çalışılmış tasarıları gerçekleştirmek geçmişten beri birilerinin umudu oldu hep.

Toplumun doğası gereği meydana çıkan gerilimlerle belirli bir plan dâhilinde oluşturulan suni gündemleri birbirinden ayırmak zor değil. Yakın zamanda yaşadığımız acı bir olay bunun ispatı oldu adeta. Bundan yaklaşık 5-6 ay önce, sanki bir toplantıdan çıkmış da alınan kararları uygular gibi, birçok gazeteci, sanatçı, siyasetçi ve akademisyen “Suriyeli göçmenlerin Türk toplumuna verdiği zararlar” üzerine yazıp çizmeye, konuşmaya başladı; “Suriyeli tacizi”, “Suriyeli magandalığı” gibi başlıklardan önümüzü göremez olduk.

Mülteci haberleri bıçak gibi kesildi

Sertlik dozu günden güne artan tüm bu haber ve yorumlar, sağduyulu insanların zihninde şöyle bir soru oluşturdu: “Yaklaşık 5 yıldır birlikte yaşadığımız bu insanlar neden bir anda canavar gibi gösterilmeye başlandı?” Hürriyet gazetesinden Sinan Oğan’a, kimlikleri belirsiz çok takipçili fenomen Twitter hesaplarından Demet Akalın’a kadar birçok ismin sesini kesen hadise Sakarya’da yaşandı: Suriyeli genç bir anne olan Emani Al-Rahmun, biri henüz doğmamış diğeri de henüz yaşını doldurmamış iki bebeğiyle birlikte vahşice katledildi. Bu olay üzerine Suriyelilerle ilgili olumsuz haberler bıçak gibi kesildi. Madem bu sözde toplumsal bir mesele, madem halkın büyük kısmı güya Suriyelilerden rahatsız, neden artık buna dair tek bir haber bile göremiyoruz günlerdir?

Mültecileri suçlayan haberler kesildi ama başka bir karşıtlık, “laik-muhafazakâr” karşıtlığı tam gaz körükleniyor. Kimi televizyon ve gazeteler ile internet siteleri ve Twitter hesapları, gündelik hayatın içindeki adi suç vakalarını “toplumsal gerilimin patlama düzeyine ulaştığı” algısı yaratacak biçimde manipüle ediyor. 28 Şubat sürecinden dolayı çok iyi bildiğimiz bir oyun tekrar sahnelenmeye çalışılıyor.

Bir deli vurdu, bin akıllı köpürttü

12 Eylül 2016’da, İstanbul Çekmeköy’de meydana gelen olayı, bu yeni sürecin miladı sayabiliriz. O tarihte, akli dengesi yerinde olmayan Abdullah Çakıroğlu isimli bir adam, aynı toplu taşıma aracında seyahat ettiği 23 yaşındaki Ayşegül Terzi’ye “şort giydiği” gerekçesiyle saldırmıştı. İlgili adalet birimlerinin de hataları sebebiyle (Çakıroğlu birkaç defa gözaltına alınıp serbest bırakıldı), olay hızlıca toplumsal bir soruna dönüştürüldü. Kelimenin gerçek anlamıyla “delinin birinin” attığı tekme, “Türkiye’yi yobazlar cumhuriyetine döndürmek isteyen siyasal sistemin eyleme geçişi” olarak lanse edildi. Büyük bir medya ordusu bu olayı haftalarca gündemde tuttu, mahkeme sürecine kadar her bir detay sürekli gündemde tutuldu. Ayşegül Terzi böylece iki defa mağdur edilmiş oldu: Önce bir deli tarafından tekmelenerek, sonra da muhtemel bir toplumsal çatışma arzulayanların emellerine alet edilerek.

‘Şeriatçılar laikleri öldürüyor’ mu?

Bu yılın hemen başında, yeni yıl kutlaması sırasında Reina eğlence merkezine yapılan ve 39 cana mal olan terör saldırısı da detaylar netleşene kadar birçok yerde “yaşam tarzına saldırı” şeklinde sunuldu. Yapılış biçiminden dolayı daha ilk anda bir terör saldırısı olduğu anlaşılan (ki çok geçmeden DEAŞ katliamı üstlendi) olay üzerinden yine bir “şeriatçılar laikleri öldürüyor” yaygarası koparıldı.

Geçmişten beri bu tür haberler için sabırsızlıkla beklenen Ramazan ayında da sözünü ettiğimiz toplumsal çatışma ortamına uygun haberler üretildi. Bunlar içinde en dikkat çekici olanı, 1 Haziran günü Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsünde meydana gelen hadiseydi. Başta Kanal D ve Show TV olmak üzere birçok televizyon ile Cumhuriyet, BirGün, SoL, Evrensel gibi gazeteler ve Sputnik haber sitesi, 3 kişinin yaralandığı hadiseyi “oruç kavgası” şeklinde duyurdu. Güya bir grup öğrenci, başka bir grup öğrenciye “neden oruç tutmuyorsunuz” diyerek saldırmıştı. Ancak olayın aslı elbette başkaydı. Bir grup PKK yandaşı öğrenci, yakın zamanda helikopter kazasında şehit olanların isimlerinin yazılı olduğu postere ve Türk bayrağına saldırmış, bu saldırıya duyarsız kalmayan diğer öğrencilerde duruma müdahale etmişti.

Sabah Siverek, akşam Maçka

21 Haziran’da ise yine bir “şortlu kıza saldırı” vakasıyla karşılaştık. Pendik’te bir minibüste, Asena Melisa Sağlam isimli genç kadın, çeşitli suçlardan sabıkası bulunan Ercan Kızılateş tarafından darp edildi. Ahlaksız bir suç makinasının bireysel eylemi olduğu her halinden belli olan bu olayın ardından da yine “yaşam tarzına müdahale” tartışmaları alevlendirildi. Gazeteciler, sanatçılar, siyasiler “kıyafetime karışma” sloganı etrafında birleşerek, yaşananları toplumsal bir kamplaşmanın tetiklediği tehlikeli saldırılar kategorisine soktular.

Daha sonra, tam da bu “kıyafetime karışma” sloganı yaygınlaşmaya başlamışken, eşzamanlı iki hadiseyle daha karşılaştık. Önce, Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde, sarıklı ve şalvarlı bir adam, “Dinimizde putperestliğe yer yoktur” diye bağırarak Cumhuriyet Meydanı’nda bulunan Atatürk heykeline elindeki orakla zarar vermeye kalkıştı. Aynı günün akşamında, İstanbul Maçka Parkında bir güvenlik görevlisinin “uygunsuz kıyafet giydiği dolayısıyla” bir kadına müdahale etmeye kalkıştığı haberiyle karşılaştık. İlk haber Doğan Haber Ajansı, ikincisiyse Hürriyet tarafından duyuruldu. Çok geçmeden, Siverek’teki saldırıyı gerçekleştiren 31 yaşındaki Mehmet Malbora’nın bir uyuşturucu müptelası olduğunu öğrendik. Eylemini gerçekleştirmek için neden bir basın mensubunu beklediğini ise henüz öğrenemedik.

Aktörler değişti ama senaryo aynı

Burada bahsedemediklerimiz de dâhil olmak üzere tüm bu olayları bir arada düşününce, 28 Şubat sürecini anımsamadan edemiyoruz. O yıllarda hemen her hafta bir “şeriat geliyor, kafamızı kör testereyle kesecekler” haberi gündemi işgal ediyor, yaklaşan darbeye sayısız bahane uyduruluyordu. O günlerden aklımızda yer etmiş birçok ismin oyuncu, birçok hadisenin kurgu olduğu sonraki yıllarda, planlar başarıyla uygulandıktan ve darbe gerçekleştikten sonra anlaşıldı. Umarız aynı senaryo ikinci kez aynı sonucu vermez ve bizler yeni bir Fadime Şahin vakasıyla karşılaşmadan önce bu tezgâhın arkasında kimlerin durduğunu açığa çıkarabiliriz.

Benzer konular