Goebbels’in makinesi tıkır tıkır işliyor

Almanya’yı, Avrupa kıtasıyla birlikte büyük bir felakete sürükleyen Nazi hareketinin Hitler’den sonra en bilinen figürü, tarihe geçmiş “Yalan ne kadar büyükse, inananı o kadar çok olur” sözüyle hatırladığımız Joseph Goebbels’di. Goebbels, kitle psikolojisi ve manipülasyon konusunda müthiş bir hırsa, büyük bir yeteneğe sahipti. Tarihin gördüğü en büyük zalimlerden Hitler’in yükselişinde muazzam bir katkısı vardı. Yabancı düşmanlığı, ırkçılık, sınıf çatışması gibi konularda Alman halkını bir makine gibi idare ediyor; insanları, belli politik amaçlar için psikolojik olarak daima hazır tutulması gereken araçlar olarak görüyordu.

Hiçbir şey değişmedi

Naziler çoktan tarihe karıştı, Avrupa bambaşka bir kimliğe büründü, II. Dünya Savaşı sonrası Batı aklı krizden çıkmak için çok çalıştı. Buna karşın her şey değişti mi? Soruya “kendi aralarında” eklemesi yaparsak evet cevabı verebiliriz ama “Türklere/Müslümanlara karşı” diye eklersek şunu net olarak söyleyebiliriz: Hayır, hiçbir şey değişmedi, Goebbels’in propaganda makinesi tıkır tıkır işliyor!

Daimi suçlu Türkiye

Yaklaşan Anayasa Değişikliği Referandumu sebebiyle Türkiye-AB ilişkileri son günlerde çok gerildi; bu gerilim Batı basınında sayfalar dolusu yer işgal ediyor. Özellikle Almanya, Hollanda ve son olarak Avusturya ile yaşadığımız krizler mutlak biçimde Türk tarafının suçu/hatası/kurnazlığı olarak yansıtılıyor. Ancak Avrupa ve ABD basınını eskiden beri takip edenler, Batı medyasının son 4-5 yılda dozu ve şiddeti giderek artan bir “Anti-Erdoğan” kampanyası yürüttüğünü, “diktatör” sıfatını zihinlere kazımak için sistemli biçimde çalıştıklarını, bu uğurda Goebbels tarzı kara propaganda taktiklerine başvurduklarını çok iyi biliyor.

Yutmuyoruz…

Bugün, dünyayı yalnızca Batılı iletişim araçlarından takip eden birine “Türkiye nasıl bir ülke?” diye sorsak, büyük ihtimalle şu cevabı alırız: “DEAŞ’ı kuran ve onu yaşatan, terörle mücadele kılıfı altında Kürtleri katleden, kendi kendine bir darbe gösterisi tezgahlayan, Avrupa’yı parçalamak isteyen, insan haklarına ve özgürlüklere yaşam alanı bırakmayan, gerici bir Ortadoğu ülkesi.” Bu imajı yaratmak için yıllara yayılan bir program yaptılar ve öyle görülüyor ki kendi halkları üzerinde istedikleri etkiyi oluşturdular. Ülkemizde de bir kesim kendilerini severek takip ediyor ama Batı’nın Türk-İslam dünyasına nasıl baktığını bilenler bu “numaraları” yutmuyor.

‘Kendine özgür’ bir New York Times

Çok değil, yalnızca iki hafta önce, 08 Mart 2017 Çarşamba günü “Erdoğan’ın ağızları açık bırakan ikiyüzlülüğü” başlıklı bir başyazı yer aldı New York Times’da. Yazının girişinde şu ifadeler yer aldı: “On binlerce insanı hapse atan, 150’den fazla medya organını kapatan ve şimdi de yetkilerini genişletmek için ülkeyi referanduma götüren Erdoğan, kendi adına propaganda yapacak iki bakanının konuşmalarının yerel yetkililerce güvenlik gerekçesiyle iptal edildiği Almanya’yı Nazi uygulamalarına başvurmak ve demokrasiden anlamamakla suçladı.”

FETÖ mü? O da ne?

Ortalama bir Amerikalı, yazıda geçen “On binlerce insan, 150’den fazla medya organı” gibi ifadelerle FETÖ ve PKK’nın kast edildiğini nerden bilsin? Yazıyı kaleme alanın bu küçük ve önemsiz detayı atladığını nasıl anlasın? Gerçi, “içeri atılanlar PKK’lı” diye not düşülmesi de işe yaramayabilir; bir de PKK’nın “terör örgütü” olduğunu anlatmak gerek ki zor bir iş bu, gazete editörlerinin PKK’ya terör örgütü dediğini gören ya da duyan olmadı. Tıpkı 29 Temmuz 2015 tarihinde yayımladıkları şu satırlarda olduğu gibi “militan, ayrılıkçı” demenin ötesine geçemediler:

“Türk savaş uçakları, Cuma günü Kuzey Irak’ın uzak bölgelerinde yer alan PKK kamplarına hava saldırısı başlattı. Saldırı, Ankara hükümeti ile Kürt militanlar arasında 2013’ten bu yana çoğunlukla tutulan ateşkesi sona erdirdi. Türkiye’nin DEAŞ ve 30 yıldır çatıştığı Kürt ayrılıkçılar tehlikesini benzer şekilde değerlendirdiği bu fırsatçı kararı, Amerika’nın liderliğindeki koalisyonun geniş çabalarının ilerlemesini engelleyebilir.”

‘Terörist’ değil, ‘çevreci aktivist’

Bu yaklaşımda, gazetenin Türkiye muhabiri Rod Norland’ın da etkisi var. Norland, Türkiye PKK terörü ve canlı bomba saldırılarıyla boğuşurken, aynen Can Dündar’ın Cumhuriyet Gazetesi eliyle yaptığı gibi PKK’yı bir tür “çevre ve insan hakları kuruluşu” gibi gösteren makaleler kaleme alıyordu. Türk hükümeti buna karşılık Norland’ın Türkiye’ye girişini yasaklayınca New York Times “basın özgürlüğü” vurgusuyla kıyameti kopardı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu çıkışa verdiği cevapsa bir “yakın tarih” dersi niteliğindeydi:

“Bu gazete, rahmetli Özal’ı ‘hanedanlık kuruyor, modern Osmanlı hükümdarı, kibirli’ diye yaftalamıştı. Özal vefat ettiğinde de ‘Türkiye’nin kavgacı Cumhurbaşkanı öldü’ diyerek mutluluğunu saklamamıştı. Şimdi işi gücü bırakmış bizimle uğraşıyor. Bize karşı NATO ve Amerika’yı göreve çağırıyor. Ey New York Times, Gazze’de 16 gazeteci İsrail uçakları tarafından katledilirken ses çıkarmayan bir uluslararası basın kuruluşu olarak güya bize basın özgürlüğü dersi vereceksiniz öyle mi?”

le monde

 

Fransa cezalandırılmalı mı? %100 Evet!

Fransa’nın köklü gazetelerinden Le Monde, Goebbels tarzı propagandanın hakkını veren önemli medya kuruluşlarından biri. Öyle ki bir yıl düzenli olarak Le Monde okursanız Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine muhalefet eden herkesi Beştepe’deki gizli bir yeraltı zindanında aslanlara parçalattığını zannedebilirsiniz.

Le Monde ve diğer bazı Fransız gazeteleri, bir süreden beri alttan alta “Türkiye’nin cezalandırılması” temennisi içeren işler yapıyor. Siniri bozulmuş anne tepkileriyle dikkat çeken Le Monde’un 14 Mart 2017 tarihli başyazısı özetle şöyle:

“Türkiye Cumhurbaşkanı, son günlerde bakanlarını kampanya yapmaya Almanya ve Hollanda’ya ya da Avrupa’da başka bir yere gönderip karşılaştıkları güçlüklere aşırı tepki göstererek ne yaptığını iyi biliyor. Ülkesinde mağduru oynuyor, en çok seçmeni toplayabilsin diye ‘islamofobik’ ve ‘kibirli’ Avrupalılara karşı milli gururu okşuyor. Ayrıca Türkiye’de Avrupa düşmanlığını tetiklemek istiyor (…) Erdoğan muhtemelen çok ileri gitti. Avrupa Birliği bunu yok sayıp, muhataplarının hassasiyetleriyle ve tarihi inkârcılıkla oynayan bir adamla ilişkileri ‘normal’ tutabilir mi? Avrupa Birliği Hollanda’yı yaptırımla tehdit eden Erdoğan’ın Türkiye’sine müsaade edebilir mi? Cevap, hayır. Avrupa Erdoğan’a sağlam bir yanıt vermek zorunda. Ama akıllıca olmalı. Avrupa’daki seçim toplantılarını yasaklamak, Erdoğan’ın kendi ülkesinde ifade özgürlüğüne karşı devam eden baskı politikalarını güçlendirmenin ötesine geçmez.”

Le Monde’un kısaca “bel altı vuralım, ağızlarını kapatalım ama çok da göze batmayalım” dediği yazıdaki bastırılmaya çalışılan ama yine de her satırdan kafasını uzatan öfkeyi fark etmişsinizdir. Bu öfkenin, 15 Temmuz darbe girişiminin başarısız oluşundan kaynaklandığını, “Türkiye’nin gidişatı” başlıklı bir başka Le Monde başyazısından öğreniyoruz:

“Türkler, askeri bir diktatörlüğe düşmekten kaçarken, anti demokratik otoriter bir rejimin kucağına mı düşmekteler? Bu soru, 15 Temmuz’da girişilen darbenin bastırılmasından bir hafta sonra, Türkiye’nin müttefikleri Avrupa ve ABD tarafından olduğu kadar demokrat Türkler tarafından da soruluyor. NATO üyesi, kilit öneme sahip bir ülkenin bugün nasıl da kırılganlaştığı ve istikrarsızlaştığı sorusu gündemde. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından uygulanan baskı öyle bir seviyeye ulaştı ki, mevcut rejim ile demokrasi arasında kalan pamuk ipliğinin, olup bitenlere dayanamayacağı korkusu var.”

Le Monde kadar olmasa da Le Figaro da Türkiye mevzubahis olunca karnı ağrıyanlardan. Yine de onlar kadar profesyonel olduklarını söyleyemeyiz; daha heyecanlılar. Geçen hafta, bu heyecanlarını bastıramayıp, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Almanya ve Hollanda için kullandığı “Nazi benzetmesi” için internet sitelerinde bir anket açtılar. Soru şuydu: “Avrupa, Almanya ve Hollanda’ya Nazi dediği için Türkiye’yi cezalandırmalı mı?” Ankette yaklaşık 83 bin kişi oy kullanırken, yüzde 81 ile “Evet” sonucu çıktı. Fransızların sinsi tutumlarına karşı biz de bir anket düzenleseydik muhtemelen hiç fire vermezdik.

***

İsviçre daha çok bekleyecek

İsviçre’nin önemli gazetelerinden Blick, 13 Mart 2017 tarihli nüshasında beklenmedik bir harekete kalkıştı ve Türkçe “Erdoğan’ın diktatörlüğüne HAYIR oyu kullanın” manşetiyle çıktı. “İsviçre’de yaşayan sevgili Türkler” diye başlanan çağrı mesajında, 16 Nisan’da yapılacak anayasa değişikliğinin kabul edilmesi halinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yetkilerinin “diktatöryal” bir seviyeye çıkabileceğine dikkat çekildi. İsviçre’nin “dünyanın en özgür ülkesi” olduğu vurgulanan yazıda, eşit haklar, düşünce özgürlüğü ve kuvvetler ayrılığı değerlerinin herkes tarafından benimsenmesi gerektiği belirtildi:

“Kendi değerlerimizi kimseye dayatmıyoruz. Dünyaya nasıl işleyeceğini söylemiyoruz. Ama İsviçre’de bizimle yaşamak isteyen insanlardan da beklentilerimiz var. Tabii ki sizlerden de İsviçre’de yaşayan sevgili Türkler. Burada yaşayan herkes değerlerimize saygı göstermeli, yararlandığı özgürlükler için bir duruş sergilemelidir. Herkes için eşit haklar, düşünce özgürlüğü ve kuvvetler ayrılığı.”

Kendi değerlerini kimseye dayatmadıklarını iddia eden bir gazetenin kendileriyle uzaktan yakından alakası olmayan bir seçim için “Hayır oyu verin!” diye yalvarması gerçekten acınası bir hal. İsviçre’yi bu üzücü durumu ve gerçekleşmesi mümkün görünmeyen hayaliyle baş başa bırakıp uzaklaşmak en iyisi.

***

Küçük eniştenin büyük endişesi

“Batı, batıyor, batmak üzere” denilirken Almanya’nın devasa mali yardımlarıyla günü kurtaran Yunanistan da son süreçte Türkiye’ye “efelenen” ülkelerden biri oldu. Ülkenin yüksek tirajlı gazetelerinden To Pontiki’de yer alan Dimitris Milakas imzalı “Erdoğan neden gerdikçe geriyor?” başlıklı makalede Türkiye’nin Yunanistan’la geriliminin Türkiye’nin iç sorunlarından ve Erdoğan’ın sıkışmasından kaynaklandığı iddia edildi:

“Tarif ettiklerimiz Türkiye’nin içinde tehlikeli bir gerilimin yükseldiğini gösteriyor. Bu esnada Türk liderliği zaten uçlarda seyreden milliyetçi refleksleri harekete geçirmek için Yunanistan’a oynuyor. Unutmayalım ki Türkiye zaten ciddi iktisadi sorunlar, terörizm ve bölünme tehlikesiyle karşı karşıya. Ayrıca gözden kaçmaması gereken bir nokta da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kürt sorunu nedeniyle ülkenin içinde ve dışında (Suriye) savaşıyor olduğu.”

Ülkelerine kaçan FETÖ’cü subaylara sahip çıkmalarını (ve bundan hiç bahsetmemelerini) bir kenara bırakırsak, Erdoğan’ın Yunanistan’a yüklenmek için ne gibi bir sebep olacağı muamma. En azından biz bulamadık. Ama belli ki Yunanların hafızası eski Türkiye’de takılıp kalmış; kendilerini dev, bizi de cüce görüyorlar. “Hangi eski Türkiye” sorusu zihninde dolaşanlar için, Sedat Ergin’in 4 Aralık 1997’de Hürriyet’te kaleme aldığı şu satırları hatırlatalım:

“Hemen arkadaki masada, dışişleri bakanları oturuyor. Dışişleri Bakanı İsmail Cem, tam karşısındaki Teodoros Pangalos ile uzun bir sohbete dalıyor. Pangalos, yani geçen Eylül ayında Türkler için, ‘Tecavüzcüler, hırsızlar, katiller…” benzetmesini yapan Yunan Dışişleri Bakanı. Ancak eski defterler salonu kaplayan dostluk havası içinde ‘geçici’ olarak kapatılmış. Sohbetin konusu, daha çok çalınan müzikler ve zeytinyağlı dolmanın Türk mü yoksa Yunan yemeği mi olduğu gibi konular üzerinde yoğunlaşıyor. Cem, yemekten sonra gülerek, ‘Pangalos zeytinyağlı dolmanın aslında Türk yemeği olduğunu kabullendi’ diyor.”

Der Spiegel 1

Der Spiegel Türkiye’ye taşınsın

Çoğu yerde “Alman medyasının amiral gemisi” diye tarif edilse de, son iki-üç yıldır yaptığı yayınlara baktığımızda Der Spiegel’in Almanya’da mı yoksa Türkiye’de mi çıktığı konusunda kafa karışıklığı yaşayabiliriz. 2013’te, Gezi Olayları sürerken Türkçe “Boyun Eğme” kapağıyla çıktıklarından beri bu böyle. Derginin bu göz yaşartıcı Türkiye ilgisini Almanya’da yaşamak zorunda oluşu çok üzücü, kendilerini İstanbul’da görmeyi isterdik.

Der Spiegel, Avrupa’daki Türkiye karşıtı propagandanın kalesi durumunda. Yayınlarına bakıldığında, Hitler benzetmelerine fena halde bozulsalar da Goebbels’le (en azından yöntem olarak) göbek bağları bulunduğunu kabul etmek zorundalar.

Dergi, Türkiye’yi konu alan sayılarından birinin kapağında, Türkiye’yi “özgürlüğünü kaybeden bir ülke” olarak nitelendirmiş, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve 2015’teki hendek operasyonlarını kastederek “diktatörün kendi şehirleriyle savaştığını” yazmıştı. PKK’nın dünyadaki en büyük hamisinin Almanya olduğunu bilen bizler için “kendi şehirleriyle savaşmak” tabi hiç şaşırtıcı değildi elbette.

“Korkunç Dost” da Der Spiegel’in Erdoğan’sız yapamadığını gösteren bir başka kapak dosyasının başlığıydı. “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın özgürlük ve demokrasiye karşı savaşı” spotuyla verilen haber, “Almanya ve AB sığınmacı krizini çözsün diye Recep Tayyip Erdoğan’a teslim oldu” diyerek Merkel’e de çatmıştı.

Hepsine yer vermeye kalkarsak sayfalarımızın yetersiz kalacağı Türkiye karşıtı kapak ve dosyaların sonuncusu 11 Mart 2017 tarihli sayılarında yer aldı. Kapağında kızıl bir gökyüzü üzerinde ay-yıldız çizimi kullanan dergi, Almanya’nın Türk hükümet yetkililerinin referandum kampanyası yapmasına izin vermemesini haberleştirdi. “Hilal tutulması” başlığını atan dergi, alt başlık olarak da “Erdoğan’ın Almanya’sı – Bir bölünme hikâyesi” ifadelerine yer vererek, “Anayasa değişikliği referandumu tartışmalarının Almanya’ya da yansıdığı, Türk toplumundaki kamplaşma ve bölünmenin Almanya’daki Türkiyeliler arasında da görüldüğünü” iddia etti.

 

 

Benzer konular