Bir gecede büyüdüler

gencler

15Temmuz öncesi birçok kişi zamane gençliği ile ilgili “Bu gençlerden bir şey olmaz. Bir kurtuluş savaşı olsa, bunlarla yola çıkılmaz” gibi olumsuz düşünceler içerisindeydi. Hele bir de Y kuşağı şeklinde damgalanmışlardı ki, en büyük özellikleri bencil olmalarıydı. Birçok kavram gibi “Y kuşağı” kavramı da bizim coğrafyamızda üretilmediği için, 15 Temmuz gecesi bu coğrafyada yetişen gençler, bütün bilindik ezberleri bozdu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısıyla veya çağrıya bile gerek duymadan, yüreklerini alarak tankların, topların üzerine koştu. Bunların içinde askerlik yapmamış olanlar, mevzi almayı bile bilmeyenler vardı. İlk ateş açıldığında herkes yere yatarken, ayakta kalanlar onlardı. O gece öğrendiler mevzi almayı. Bir gecede öğrendiler her şeyi. Vatan için yola çıkmanın ne demek olduğunu. Bir gecede, bir zamanlar hikaye olarak dinledikleri ebabil kuşlarını beklemeyi öğrendiler. Veya bir çekirge sürüsünün gelecek olma ihtimalini. Bir gecede, tarih derslerinde öğrenilen her şey gerçek olduğunda, vatan, millet, bayrak aşkının ne demek olduğunu ve bu vatan giderse tüm İslam coğrafyasının yok olacağını bildiler. Aslında zaten biliyorlardı da, imanlarını tazelediler.

Bir daha olsa yine yaparlar

Önceki kuşaklardan farklıydılar, evet. Bilişim teknolojilerinin dünyayı küresel bir mahalleye dönüştürerek her şeye hükmettiği bir dönemde yaşıyorlar. Farklı olmalarından daha doğal ne olabilir? Darbe kavramını ise tarih derslerinde gördükleri veya anne babalarından dinledikleri kadarıyla zihinlerinde bir yerlere oturtabilirlerdi. Zaten dertleri kavram oturtturmak veya slogan üretmek değildi. O gece bütün kavramları yeniden inşa etmek, bütün sloganları “Allahu Ekber” nidasında buluşturmak için çıkmışlardı yola. Çıkarken ne düşünmüşlerdi, onlara güç veren motivasyonun adı neydi? Hiç korkmamışlar mıydı mesela? Bir daha olsa yine çıkarlar mıydı? Bunların hepsini o gece ellerinde kan kokusuyla evlerine dönen gençlere sordum. G-3’ü o gece tanıyan bu çocuklar, bir daha olsa yine aynı aşkla sokağa çıkıp, kurşunlara kafa atacaklarından veya tankların altına gireceklerinden eminim.

Kardeşimle ben hiç durmadan şehadet getirdik

Süheyl Başıbüyük, henüz 17 yaşına yeni girmiş lise öğrencisi. 15 Temmuz gecesi dışarı çıkarken abdestini alıp, şalvarını, cübbesini giyip, takkesini de takmış. Çocukluktan beri şehitlik mertebesine özendirilerek yetiştirildiklerini söyleyerek şunları anlatıyor; “Babam ‘dışarı çıkıyoruz’ deyince 14 yaşındaki kardeşimi de alarak hep birlikte Cumhurbaşkanının evinin oraya gittik. Ardından Boğaz Köprüsü’ne… Köprüye ilk gidenlerdendik ve kurşun sıkmaya biz gittikten sonra başladılar. Kardeşimle ben afalladık önce, öylece kalakaldık ayakta. Babam bize bağırıp, ‘yere yatın, sürünün’ deyince yere attık kendimizi. Köprünün sağ tarafına doğru sürünmeye başladık. Bir ara bir teyze, bastonuyla birlikte öne atıldı. ‘Siz gençsiniz, siz koşmayacaksınız da ben mi koşacağım’ dedi. Bir iki adım atmıştı ki, vurdular onu. Şehit oldu. Ben ve kardeşim on dakika boyunca şehadet getirdik hiç durmadan. Kardeşim hiç farkında olmadan yapıyordu bunu. Aslında şehitlik mertebesini hayal ederek gitmiştim oraya. Ama zaman ilerledikçe, silahlar hiç susmuyordu ve saat 4-5 civarı bir korku oluşmaya başladı. İçimdeki ateş sönmeye, o şehadet arzusu kaybolmaya başladı. Tank atışlarından çok etkilendim. Saat altı civarı eve dönerken, snipercı adamın fantezisine, Beylerbeyi Köprüsü’ne giden insanları vurduğunu gördüm. Benim iki arkadaşım şehit oldu o akşam. Abdullah Olçok arkadaşımdı, tam karşı istikametimde şehit düştü. Mahalleden bir abimiz şehit oldu. Bir arkadaşım gazi oldu. Bütün bunlar gözlerimin önünde oldu.”

Köpek havladı, ısırmaya gelecek

15 Temmuz’dan sonra herkes gibi kendi hayatında da değişiklikler olacağını söyleyen Başıbüyük, “Belki bunu söylemek bana düşmez, ama bizim gibi dinine, vatanına bağlı insanların çocukları, paralı mesleklerin peşine düşmeyi bıraksın. Önemli mevkilerde görev yapacak yerlere gelsin. Ben hukuk okumaya darbeden önce karar vermiştim. Ama şu anda kesin olarak bu kararımı uygulayacağım. Bizler olmadığımız zaman, hainlerle doluyor oralar. 15 Temmuz’dan sonra araba kullanmayı öğrendim. Yüzmeyi zaten biliyordum. Babam şimdi de silah kullanmayı öğretecek. Şu an tetikteyiz yani. Bir tabir vardır ya, köpek havladı, ama ısırmaya gelecek. Onu bekliyoruz. Bir de hep bu zamanın gençleri için ‘bu gençlerden bir şey olmaz’ deniyordu. Sizler de zamanında gençtiniz. Sizin de içinizde haininiz veya vatan sevdalınız vardı. Bizim de içimizde var. Şimdi bizlere düşen, hainlerin ulaşabilecekleri mertebelere vatan aşkıyla dolu olan gençlerin ulaşması. Bunun için çalışmak. Şu an bence gençlerden çok, ailelere iş düşüyor. Kuleli Askeri Lisesi’nden gelenler, benim yaşıtlarımdı. Devşirme olmuş hepsi. Aile çocuğuna sahip çıkmadı mı, yapacak pek de bir şey yok.”

AK Partili değilim ama 15 Temmuz’da ilk Kısıklı’yı düşündüm

Süleyman Can, 28 yaşında bir öğretmen. Hem gençlik çağında, hem de gençlerle çalışıyor. Anadolu Gençlik’te büyüdüğünü söyleyen Can, dinamiklerimizi oluşturan vatan, millet, bayrak sevgisini de orada aldığını söylüyor. Ve o gece dışarıya çıkma sebeplerini şu ifadelerle anlatıyor: “Arka planda Erbakan hocanın yıllar öncesinden söylediği ‘Eğer bir gün Suriye gündemde ise bilin ki hedef Türkiye’dir’ sözü var. Bu bilinçteydik biz. Şu süreçte Türkiye üzerine yapılabilecek her türlü şey, bir nevi Türkiye’nin düşmesini hedefleyen şeylerdi. Bir de İsrail’in Büyük Ortadoğu Projesi gibi dış güçlerin hayallerinin önündeki tek engelin de Cumhurbaşkanımız olduğunu biliyoruz. Bu bilinç olduktan sonra, darbe gecesi neyin mücadelesini verdiğimizin de farkındaydık. Fakat ne yapacağımızla ilgili bir hazırlığımız yoktu tabii ki. Yaptığımız her şey, gayri ihtiyariydi. AK Partili olmadığım halde ilk önce Cumhurbaşkanının evinin oraya gitmeyi düşündük. Daha sonra Boğaz Köprüsü’ne tankların geldiğini duyduk ve oraya doğru yürümeye başladık. Biz vardığımızda henüz ateş edilmemişti. Bizim askerimizin bize ateş edeceğini de aklımızdan geçirmiyorduk. İlk silah atışını gördüğümde şok oldum. Facebook sayfama ‘gerçek mermi sıkıyorlar’ yazdım. Önümüzde insanlar yaralanıp düşerken, hiç aklıma geri gitmek gelmedi. İmanım gibi bildiğim hakla batılın mücadelesidir bu dedim. Bu durumda biz nerede yer alacağımızı belli etmek için oradaydık.”

Birlik ruhu için çaba sarf etmeliyiz

O süreçte duygusallığa da kapıldıklarını söyleyen Can, polislerin silahını almak için gösterdiği çabayı anlattı. “Bir ara kimliğimi çıkartıp, ‘Ben Süleyman Can, bütün sorumluluğu üzerime alıyorum. Çaldı dersiniz’ dedim. O da sıkıca sarıldı silahına, vermedi. Yolun sol tarafında yaralanmalar artmıştı. Onlara müdahale etmeye başladık biz de. O sırada müthiş bir yalnızlık psikolojisine büründüm. Taa ki, Cumhurbaşkanı o açıklamayı yapana kadar. Ondan sonra herkes rahatladı ve insanlar köprüye akın etmeye devam etti. O gece millet olarak çok güzel kenetlendik. Medya da çok güzel kenetlendi. Bu birlik ruhunu kaybetmemek için, bundan sonra daha fazla efor harcamamız gerektiğini düşünüyorum. Bir öğretmen olarak bana düşen görev, derslerine girdiğimde çocukların bu yönlerine de çalışmak. Yeri geldiğinde en kıymetlisi olan canını ortaya koyabilmeli insan. Bunun yanında bir de bu gibi durumlara hazırlıklı olmamız gerekiyor düşüncesi var kafamda. Böyle bir durumda kolektif hareket edebilmenin tatbikatı yapılmalı.”

G-3’müş vida gibi delermiş

Annesiyle birlikte teyzesinde misafirlikte olduğunu söyleyen 21 yaşındaki İlahiyat öğrencisi Zeynep Özdemir, haberi duyduklarında dışarı çıkmaya karar verdiklerini söylüyor. “Çıkarken düşündüğüm şey darbe, FETÖ, İsrail, ABD, vs. değildi. Aklımda sadece İslam’a yapılan saldırının kaygısı vardı. Ben Türkiye’yi, vatanı, bayrağı değil, İslam sancağını düşündüm. Hak ve batılın savaşı olarak gördüm. Oraya gidene kadar da gerçek mermi sıkıldığını idrak edemedim. Asker halkına sıkacak değil ya diyordum. Hadi sıkıyor, havaya ateş eder, o da olmadı, bacaklara sıkıyordur diye düşündüm. Ama öyle değilmiş, G-3’müş. Bunu da yerde ölenleri görünce anladım. Böyle bir afallıyorsunuz. Anlayamıyorsunuz… 3-4 gün sonra babam G-3’ün ne olduğunu anlattı. Küçük dilimi yuttum. Bilseydim bu kadar cesur olur muydum bilmiyorum. Vida gibi delerek girermiş. Çıkarken de vida gibi dönerek çıkarmış.”

Darbe artistlik kabul etmiyor

O geceden sonra düşüncelerinde çok şeyler değiştiğini söyleyen Özdemir, çok korktuğu halde ön saflardan çekilmediğini anlatıyor. “Önümüzde erkekler vardı. Biz cesur cesur yürüyorduk. Birden ateşler açılınca herkes kaçıştı. Bir biz kaldık ortada. Siper almayı, mevzi almayı bilmiyoruz ki. Sonradan bir ağacın arkasına sığınabildik. Öleceğimi düşündüm o an. Çok korktum, anneme gidelim dedim. Tövbe edemediğim günahlarım aklıma geldi. Bu şehadet kabul olur mu olmaz mı diye hızlıca düşündüm. Aslında 15 Temmuz öncesinde psikolojik olarak ölmeyi arzulayan birisi sayılabilirdim. Ama gerçek mermilerin karşısında ‘Zeynep, bunca yıl artistlik yapmışsın’ dedim kendime. Darbe artistlik kabul etmiyormuş. Bunlar benim kişisel korkularım, bunların yanı sıra, bir yandan da çok büyük bir güç geliyor insana. Hem korkarken, hem de cesaret duygusunu aynı anda yaşadım orada. Gözlerim sürekli yukarıdaydı. Hakikaten ebabil kuşlarının geleceğini düşündüm. Ya da çekirge sürüsü gönderecekti Allah. Hatta bağıra bağıra dua ettim, ‘Allah’ım taşlı kuşlarını gönder’ diye ve gözümü gökyüzünden ayırmadım. Nitekim ben geldiğine de inanıyorum. Hatta bizzat biz onlardık. Bence o gün sokağa çıkan herkes, Allah’ın ordusuydu. 15 Temmuz’dan sonra benim düşüncelerimde de değişiklik oldu. Türk milletinin çok cesur ve kahraman olduğu söylemlerini çok romantik bulurdum. Şimdi bu inancım yüz seksen derece değişti. Artık bizde farklı bir ruh olduğunu kabul ediyorum. İbni Haldun’un ‘coğrafya kaderdir’ sözüne inanıyorum. Bizim kaderimizin savaşma, özgürlük ve yenilmeme üzerine olduğunu düşünüyorum.”

Bu toprağın umutlarına sahip çıktık

Darbe haberini ilk duyduğunda köprüye doğru koştuğunu söyleyen 24 yaşındaki oyuncu İbrahim Ertan, o anda aklında hiçbir şey olmadığını, sadece gitmeyi düşündüğünü anlatıyor. “15 Temmuz gecesine baktığımda, o halim Allah’ın bir iradesiydi aslında. Tabiri caizse Allah kanat verip beni gitmem gereken yere uçurdu. Babamların anlattığı kadarıyla ve kitaplardan okuduğum kadarıyla biliyorum darbeyi. Kapanmayan yaralardan bahsediyorlar. ‘Kim umut vaad ettiyse bu topraklara, birer birer öldürüldü’ diyorlar. O zamanlar dedeme, babama sorulan soruları cevaplamaya gittim oraya. Tamam, darbe görmemiş olabiliriz, ama hazırlıklıydık aslında. Üstelik bu bir darbe bile değildi, işgal girişimiydi. Bilmesek bile hazırlıklıydık. ‘Bu millet bu kuyuya bir daha düşmeyecek’ demek için gittim oraya. Gençlerin yüzde yüzünde bu düşünce vardı aslında. Ben bu toprakların umuduna sahip çıktım. Umudun adı da Erdoğan’dı. Onu Menderes gibi, Özal gibi yedirmeyeceğiz dedik. Kimse bize bir şey söylemedi. Daha Erdoğan hiçbir açıklama yapmamıştı. Telefonum on bire doğru kapandı, asker teslim olduktan sonra eve döndüğümde, Erdoğan’ın halkı sokağa çağırdığını, Ankara’nın bombalandığını, şehit haberlerinin birer birer geldiğini öğrendim.”

Her şeyi bir gecede yaşadık

İlk grupla birlikte Köprünün ayağına geldiklerini söyleyen Ertan, askerlerin karşısına dikildiklerini, böyle bir manzara karşısında normalde Türk askerinin oturup ağlayacağını söylüyor. “Ama karşımızdakiler asker değil, işgalciydi. Halkın üzerine doğrudan atış yapan alçak sürüsü. Onlar ateşliyor biz siper alıyoruz, ateş bitince tekrar ayağa kalkıyoruz. Net bir duruş vardı. Tamamen olayın özü Allah inancıydı. Başka hiçbir şey yok ki insanlarda. O geceden sonra hepimiz değiştik elbette. Bizim neslimiz darbe görmemiş, bir şey yaşamamış derler. Biz bir gecede çok şey yaşadık. Silah yok, kalkan yok, çelik yelekler yok. Şimdi baktığımızda aptalca gelebilir. Fakat öyle bir şey değil, Hak ve Batıl’ın savaşıydı bu. Şehit olmak düşüncesi hiç çıkmadı aklımdan. ‘Ateş edeceklerini bilseydik gelmezdik’ gibi bir düşünce de yoktu aklımızda. Sıkmaya başladıklarında daha çok geldi insanlar. Gençler çok şaşırttı herkesi evet, bizim için de yenilenme oldu o gece. En küçüğünden, en büyüğüne kadar herkes tek yürek olabiliyormuş Türkiye’de.”

Cumhurbaşkanına âşık olmak zorundayız

Şahsına ve partisine oy vermeyen bir insan olarak 15 Temmuz’dan sonra Cumhurbaşkanını sadece sevmek değil, ona âşık olmak zorunda da olduğunu ifade eden 24 yaşındaki Genç Dergi yazarı Yunus Emre Avşar, o geceki motivasyonunu şöyle anlatıyor: “Zaten bu sevgiyi oyla sınırlandırmak zorunda değiliz. Kendisine hürmet edip, çık dediğinde çıkacak ortam oluşturabiliyorsak, ne mutlu. Cumhurbaşkanımız ‘çık’ der demez hemen çıktık biz de. Arkadaşlarla Üsküdar’a gittik. Üsküdar’a inen tanklar, oranın manevi havasından mıdır nedir, hiç mukavemet göstermediler. Orada yapacak bir şey kalmayınca köprüye doğru yöneldik. Tekbir sesleri eşliğinde insanlar akın akın köprüye gidiyordu. Gittikçe sesler yükseliyor, biber gazı kokusu filan geliyordu. Ölümün kokusunu alıyor, ölüme yaklaştığımızı hissediyorduk. Köprüye gittiğimizdeki vahşeti herkes televizyonlardan izledi. Yanı başımıza top mermisi düştü. Hayatımda o kadar ürperdiğimi hatırlamıyorum. Darbeyi atlattıktan sonra günlerce patlama sesiyle uyandım. Kapı biraz sert kapandığında panik oluyorum.”

Ne darbe ne senaryo, bir milletin şahlanışı

Geri dönmeyi düşündüğünü ama dönemediğini söyleyen Avşar, Üsküdar’da tankların üzerine çıkıp slogan attıkları gibi bir ortamla karşılaşacaklarını hayal ederken, kulaklarının yanlarından mermiler geçtiğini söyledi. “Bir abinin kulağı parçalanmıştı. ‘Biz buradayız Allah’ın izniyle, senin kulağın kötü olmuş, eve git dediğimde ‘ya döndüğümde kaybetmiş olursak’ demesi beni adeta çarptı. Ölmeyi çok düşündüm o esnada. Hatta bir arkadaşıma babamın telefon numarasını mesaj attım. Bana bir şey olursa ararsın dedim. 15 Temmuz’dan sonra vatan, millet, memleket bilincinde bende bir değişiklik olmadı.

Milliyetçi camia olarak zaten bu bilinç vardı bizde. Fakat yıllardır ıskalanan bir şey daha vardı. Milliyetçi cephe maneviyatı ıskalıyordu, İslamcı cephe de milliyetçiliği ıskalıyordu. Bizim çocuklarımız ellerine Türk bayrağı alarak yetişmedi maalesef. 30 yaşında, 20 yaşında ellerine Türk bayrağı alanlar var. Allah’a şükür, yıllardır biz bayrağımızla, bugün milletin attığı sloganları atıyoruz. Çünkü Allah’a bağlı olduğumuz kadar vatana da bağlıyız. Ama memleketteki değişiklikleri gördükçe de çok seviniyorum. Bizim neslimiz Türk bayrağıyla, memleket vurgusuyla barıştı. Sadece İslamcı söylemlerle yetinmiyor bu nesil. Olaylar ilk olduğunda, ‘darbe mi senaryo mu’ gibi şeyler konuşuluyordu. Ben o zaman söylemiştim sloganımı; Ne darbe ne senaryo, bir milletin şahlanışı bu.”

Benzer konular