Bir elçinin öldürülmesi ve sonrası

Russian President Vladimir Putin (R) and Saudi Arabia's King Salman attend a welcoming ceremony ahead of their talks in the Kremlin in Moscow, Russia October 5, 2017. Sputnik/Alexei Nikolsky/Kremlin via REUTERS ATTENTION EDITORS - THIS IMAGE WAS PROVIDED BY A THIRD PARTY.

16 Şubat 1926 Salı günü, birkaç hafta önce kendisini “Hicaz ve Necd Kralı” ilan eden Abdulaziz bin Suûd’un Riyad’daki karargâhına Sovyetler Birliği bayrağı taşıyan bir otomobil giriş yaptı. Önceden haber verilmiş bir ziyaret olduğu için Abdulaziz’in korumaları otomobili törenle karşıladılar. Aracı bizzat kullanarak gelen konuk, hemen Abdulaziz’in huzuruna alındı. İkili, diplomatik teamüllerin rahatlıkla askıya alındığı derin ve koyu bir sohbete başladılar.

Kurduğu krallık için bölgesel ve uluslararası desteğe ihtiyaç duyan Abdulaziz bin Suûd’un çok kıymet verdiği bu misafir, Sovyetler Birliği’nin Cidde Başkonsolosu olarak 1924 yılı sonunda göreve başlayan Kerim Hakimov’du. Rusya’daki Türk azınlıklardan Başkırtlara mensup olan Hakimov, Arapça ve Farsça başta olmak üzere yedi dili konuşup yazabiliyordu. Dininin gereklerini yerine getiren bir diplomat olması, Suudilerle ilişki kurmasını kolaylaştırmıştı. Hakimov’un, Kral Abdulaziz’in güvenini kazanması da çok sürmemişti.

Yeni devleti tanıyan ilk ülke

Hakimov’un Kral’ı ziyaretinin nedeni, Sovyetler Birliği tarafından kendisinin bağımsız bir yönetici olarak resmen tanındığını bildirmekti. Abdulaziz’e sunulan diplomatik mesajda, “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği hükümeti, sizi Hicaz ve Necd ile bağlı bölgelerin hükümdarı olarak tanımaktadır. Sovyet hükümeti, bundan sonra sizin hükümetinizle diplomatik ilişkiler içinde olduğunu kabul etmektedir”. Sovyetler Birliği böylece, henüz bağımsızlığını ilan etmemiş bulunan geleceğin Suudi Arabistan Krallığı’nı uluslararası arenada resmen tanıyan ilk ülke oluyordu.

1932’de Suudi Arabistan Krallığı bağımsız bir ülke olarak devletler sahnesine çıktığında, Kerim Hakimov da Sovyetler’in ilk Riyad büyükelçisi olarak görevlendirildi. Hakimov, yaklaşık yedi yıldır fiilen zaten büyükelçi gibi çalışıyordu. Cidde limanından Karadeniz kıyısındaki Rus limanı Odessa’yla ticaret bağlantısının kurulması da dâhil olmak üzere, iki ülke ilişkilerinde kendisinin şahsi girişimleriyle elde edilmiş ciddi ilerlemeler mevcuttu. Yine 1932’de, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı (ve geleceğin kralı) Faysal bin Abdulaziz’in Moskova ziyaretine eşlik ederek, kendisine Kremlin Sarayı’nı gezdiren de Kerim Hakimov’du.

Suudi Arabistan’da on iki yıldan fazla görev yapan Hakimov, 1937’de aniden Moskova’ya çağrıldı. Bunun bir görev değişimi için olduğu düşünüldüğünden, Kral Abdulaziz, çok sevdiği Hakimov’a ülkesinde kalmasını teklif etti. Daha önce Muhammed Esed ve “Şeyh Abdullah” lakaplı John Philby gibi yabancı danışmanlarla çalışmaya alışık olan Kral, Hakimov’a ülkesinin vatandaşlığını ve dilediği yerde mülk edinme hakkını da sunmuştu. Eşi ve kızı o sırada Moskova’da olan diplomat, bu önerileri nazik bir şekilde reddetti. Hakimov Rusya’ya hareket ederken, dostu Abdulaziz’e “yeniden görüşmek üzere” veda etti. Fakat ikili bir daha hiç görüşemeyecekti.

Büyükelçinin trajik sonu

Kerim Hakimov, Moskova’ya ulaşır ulaşmaz, Josef Stalin iktidarının emriyle tutuklandı ve kendisi gibi binlerce kişiyle birlikte Sibirya’ya sürgün edildi. Stalin döneminin düşman algısı çerçevesine dâhil edilen yetenekli diplomattan bir daha haber alınamadı. Uzun yıllar sonra Rus resmi belgeleri üzerinde yapılan ayrıntılı bir araştırma, Hakimov’un 10 Ocak 1938’de Sibirya’da kurşuna dizildiğini ortaya çıkardı. O zamana kadar, Sovyet yetkililer kendisinin astım nedeniyle doğal yollardan öldüğü açıklamasında bulunuyordu.

Hakimov’dan uzun süre haber alamayınca durumdan şüphelenen Kral Abdulaziz, dostunun akıbetini öğrenmek için Avrupalı diplomatik kaynakları da devreye soktu. Fakat kendisine sağlıklı bir bilgi iletilemedi. Nihayet, Hakimov’un öldüğü ortaya çıkınca, Abdulaziz aldığı kişisel bir kararla, Sovyetler Birliği’yle diplomatik münasebetleri sona erdirdiğini duyurdu ve bu ülkeden diplomatik temsilci de kabul etmedi. 1991’de Sovyetler Birliği’nin resmen dağılmasına kadar, Suudi Arabistan bu siyasetini sürdürdü.

Her cephede savaş

Dünyanın iki kutba ayrıldığı Soğuk Savaş dönemi boyunca, Suudi Arabistan’la Rusya karşı cephelerde yer aldı. Sadece karşı cephelerde yer almakla kalmadı, Ortadoğu, Suudi Arabistan’la Mısır’ın karşı karşıya geldiği, ama arka planda aslında ABD ile Sovyetler Birliği’nin kapıştığı uzun bir çatışmaya da şahit oldu. Sovyetler Birliği’nin desteğini arkasına alan Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır, Yemen’e askeri müdahalede bulunarak, Suudi Arabistan’la savaşa tutuştu. Her iki ülkenin de gücünü tüketen ve ardında en az 200 bin kurban bırakan savaşta Sovyetler Birliği Mısır’ı desteklerken, ABD de Suudi Arabistan’ın yanında yer aldı. Yemen’deki bilek güreşi, İsrail’in Mısır’ın askeri varlığını yok ettiği 1967’deki Altı Gün Savaşı’yla biraz sakinleşti, 1970’de Abdunnâsır’ın ölümüyle ancak sona erebildi.

Kral Faysal’ın 25 Mart 1975’te Riyad’daki sarayında suikasta kurban gitmesinin ardından tamamen ABD’ye esir düşen Suudi Arabistan dış siyaseti, 1979’da Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmesiyle birlikte, Asya’ya yoğunlaştı. Tamamen CIA’yle koordinasyon içerisinde, Arap ülkelerindeki ‘cihatçı’ların Afganistan’a transferine başlandı. İslâm dünyası “Moskof kâfiriyle savaş” sloganıyla harekete geçirilirken, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri kendi içlerindeki ‘aşırı’ unsurlardan böylelikle kurtulmayı planlıyordu. ABD’nin bu işten kazancı ise birden fazlaydı, ancak ikisi özellikle önemliydi: Elini fazla kana bulamadan Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgalini engellemek ve Suudi Arabistan’ı tümüyle kontrolü altına almak. 1989’da Sovyetler Birliği, Afganistan’dan yenik olarak çekilmek zorunda kaldığında, bu kazançların elde edildiği görülecekti.

Rusya, zaafın farkında

Tüm bu tarihsel arka plan ışığında, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz, geçtiğimiz hafta Rusya’yı ziyaret eden ilk Suudi yönetici olarak kayda geçti. Daha önce ağabeyleri Faysal ve Abdullah’la kendisinin Moskova’ya yolu düşmüştü, ama hepsinde de ziyaretçiler ‘prens’ sıfatını taşıyordu.

Kral Selman’ın, çok ciddi ticaret ve silah anlaşmalarının da imzalandığı Moskova ziyareti, daha çok magazinsel ayrıntıların gölgesinde kaldı. Moskova Havaalanı’na ayak basarken, ileri yaşı nedeniyle yürüme güçlüğü çeken Kral’ın uçağına dayanan otomatik merdivenin yarı yolda duruvermesinden tutun (Arap basınında günlerce konuşuldu), kendisine eşlik eden 1500 kişilik delegasyona kadar, her şey magazin basınına epey malzeme sağladı. Dünyadaki birçok ciddi basın-yayın organı bile ziyareti -medya tabiriyle- buradan gördü.

Teknik ya da magazinsel ayrıntılar bir yana, Kral’ın Rusya ziyareti, Suudi Arabistan’ın bölgesel anlamda siyasi, ekonomik ve askeri seçenekleri çoğaltma girişimlerinin yeni bir yansıması. Suriye krizi başta olmak üzere Moskova’yla birçok konuda görüş ayrılıkları yaşayan Riyad, tarihin ve coğrafyanın geldiği yol ayrımında eli giderek zayıflamaya başladığı için, Rusya’ya kompliman yapmak durumunda kaldı. Rusya da bu durumun gayet farkında olarak, konuğunu hem onore etti hem de kendi şartlarını fazlasıyla dayatmayı başardı. Kral’ın Moskova’ya kadar “zahmet” etmesi, Riyad’a satılan füzeler, “bölgesel konularda işbirliği” adı altında koparılan siyasi kozlar bu dayatmalara örnekler…

Ülke tarihinin en kırılgan dönemi

Kendi içinde ve dışında birçok meydan okumayla yüzleşmek durumunda kalan Suudi Arabistan, şu anda 1932’den bu yana en kırılgan ve hassas dönemini yaşıyor. Bölgesel güvenlik tehditlerinin yanında, Ortadoğu’da durmaksızın değişen ittifaklar, bölgenin yeni bir dağılma-oluşma döneminden geçiyor oluşu, Suudi tahtına gözünü diken genç veliaht Prens Muhammed’in tecrübesizliği ve acele karar verişi gibi unsurlar nedeniyle, ülke bir türbülans haline girmiş görünüyor.

Özetle, Kral Selman’ın Rusya ziyaretini de, bu türbülanstan çıkma ve uçağı yeniden rotasına sokma çabası olarak yorumlayabiliriz.

Benzer konular