Birlik hayalinden ortaçağ günlerine Avrupa

Avrupa tarihi birçok okumaya açık. İsterseniz Haçlı Seferleri bağlamında okuyun. Her seferinde benzer bir iştahla yola çıkan, çok geçmeden başlardaki idealizmini mutlak bir kaynak arayışına dönüştüren iki yüzyıllık macera. İster Ortaçağ günleriyle, ister sömürgecilik tarihiyle. İsterseniz, bunların hepsine kaynaklık eden derebeylik sistemiyle beraber.

Bir yüzyıldır “birlik” algısını oturtmaya çalışan Avrupa için aslında bu yeni bir kavram. İki dünya savaşına da kaynak teşkil eden yaşlı kıtanın ayrışması ulus devletlerden de önceye, derebeylikler zamanına dayanıyor. Yüzlerce yıllık sistemin 25 yılda değişmesi, dönüşmesi ve yerine gelenin yeni yönetim biçiminin kemale ermesi beklenebilir mi?

Bu konuda akıl yürütmeye gerek yok. Son yıllarda yaşanan gelişmeler bunun mümkün olmadığına işaret ediyor zaten.

Thomas Bottomore bu değişim şöyle özetliyor:

“Bu her zaman böyle olmamıştır. Aşiret toplumları, kent devletleri, eskil (ancient) imparatorluklar, feodal toplumlar, tümü farklı bir takım ilkeler üzerinde kurulmuştur; siyasal tutunumları başka tür bağlarla sürdürülmektedir. Ulus-devletin bu üstün konuma yükselmesi gerçekten çok yenidir; Avrupa’da çok uluslu bir devlet -Habsburg monarşisi- 1881’e kadar başat güç olarak kalırken, diğer Avrupa güçlerinin imparatorlukları, özellikle Britanya ve Fransa, İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar, dünyanın geri kalan birçok bölgesindeki halklara bağımsızlıklarını vermeyi reddetmiştir. Milletler Cemiyeti’ne üye olan ulusların sayısı 1919 ile 1939 arasında hiçbir zaman 54’ü geçmemişken, dünyanın her yanından 151 ulus-devlet bugün Birleşmiş Milletler’in üyesidir.”

Brexit kriziyle sırçası dökülen AB

Brexit AB için sonun başlangıcı mı? Bir ok analist şimdiden bu fikirde birleşmiş durumda. İngiltere AB’nin işleyişine itiraz eden ilk ülke değil ama bunu eyleme geçiren ilk ülke oldu.

“Ada”nın Avrupa siyasetinde hep ayrıcalıklı durmak eğilimi bu hamleyi yapmasına neden olarak gösterilse de, sonuçlarına bakıldığında Brexit, iskambil kağıtlarından kurulan kalenin yıkılışı gibi.

28 farklı ülkeyi bir çatı altında toplayan ve oluşturduğu devasa büyüklükteki ekonomik hacimle bir başarı hikâyesi olarak gösterilen AB içindeki ekonomik krizleri tolere etmede aynı başarıyı gösteremedi. AB’nin üye ülkelerin iç işleyişinde belirgin konumda oluşu, sığınmacı krizi, aşırı sağ siyasi akımların hızla yükselişi, “ulusal zenginliğimizi paylaşmak zorunda mıyız?” sorusunun daha yüksek sesle sorulma “Birlik uzun ömürlü mü?” sorusunu da akla getiriyor.

Bütün bu karışıklık içinde iç siyasetin basıncına dayanamayan ve referanduma giderek AB’den ayrılan İngiltere’nin bu kararı beraberinde başka sorunları da gündeme getirdi.

İskoçya bölgesel yönetimi Başbakanı ve ayrılıkçı İskoç Ulusal Partisi’nin (SNP) lideri 46 yaşındaki Nicola Sturgeon’un İskoçya’nın bağımsızlığı için yeniden referandum düzenleme isteği gibi.

Sturgeon bu öneriyi yaparken “Brexit oylamasının sonucu olarak, değişimin kaçınılmaz olduğunu biliyoruz. Asıl soru İskoçya için hangi değişimin olumlu olacağı ve bu değişime bizim mi yoksa başkalarının mı karar vereceği?” diyordu.

İngiltere Başbakanı Theresa May’i darboğaza sokan bu girişimin önü alınsa da, hatırlattıkları açısından bu süreç Avrupa’ya mazisinden unutmak istediği bir soruyu hortlattı: “Avrupa birleşik bir bütün müdür?”

İskoçya’nın kaderini belirlemekteki ısrarı, Avrupa’da içten içe söylenen bir diğer huzursuzluğun da işareti. “Biz Yunanistan’ı sırtımızda taşımak zorunda mıyız?” Bu soru Almanya’nın sokaklarında yazılama olarak karşınıza çıkabilir. 2008 mali krizinin ardından Yunanistan’a verdiği borçlarla ülkenin adeta elini kolunu bağlayan Almanya bütün bu ilişkinin ona verdiği rahatlıkla, Yunanistan’ın ekonomik başarılarını övebiliyor, reformlar konusunda başarılı olmaya zorluyor, ithalat ihracat tehdidini canlı tutabiliyor.

Uzun lafı kısası, tıpkı İskoçya ve Yunanistan örneğinde olduğu gibi, kimin ne için AB’de kaldığı/kalmak istediği de AB’nin en gerçek tartışmalarından biri. Kimi ülkeler için Yunanistan koca bir borç yumağından ibaret, kimi ülkeler için Birlik’in bütünlük dayatması vaat ettiği kadar kazandırmayan bir yatırım. Peki Birlik olmayan bir plana nasıl bakılmalı?

İşte bu noktada, tarihsel korkular devreye giriyor. Çok değil, 80 yıl önce Avrupa’da herkesin kendi çıkarına göre at koşturmak istediği son paylaşımda bütün kıta yıkılmıştı. Üstelik gözlerini hep sömürgelere dikmeye alışmış ülkelerin, sömürgelerde bir türlü layıkıyla gerçekleştiremediği “en ufak etnik yapıları bile teşvik etme” planı, kendi coğrafyası için üflesen dağılacak bir gerçeklikte.

Birlik de neymiş?

Avrupa’da ayrılıkçı hareketler neşv ü nema bulur mu? Son yıllarda hızla yükselen aşırı sağ partilerin vurgularına bakacak olursak, evet.

İngiltere’ye bağlılığını referandumla test eden İskoçya’nın Kuzey Denizi’ndeki yataklarıyla Avrupa’nın en zengin hidrokarbon rezervine sahip olması ve doğal gaz gelirlerinin yıllık 20 milyar doları buluşu Brexit’i sorgularken etkisiz sayılabilir mi?

Şimdi gündemde olan Katalanya sorunundan önce, Bask ve Galiçya bölgelerine bakalım. Bağımsızlık için tarihsel ve dilsel zemin sahibi oldukları gerekçesiyle silahlı mücadele veren Baskların hayali yalnızca İspanya’yı kapsamıyor, Fransa’nın güney topraklarını da içine alan bir bağımsız devlet kurmak peşinde. Benzer bir tehdit Endülüs, Galiçya ve Kanarya adalarında da ortaya çıkıyor. Basklar kendi vergi gelirlerini yönetiyor, Madrid’e sadece küçük bir ödeme yapıyor.

AB başkanı Herman Van Rompuy’un kardeşi, Flaman Hristiyan Demokrat Eric Van Rompuy’un tespiti Belçika’nın durumunu anlatmaya yeter: “Belçika komada. Klinik ölüm halinde olan bir hasta”. Yapılan anketlere göre, 11 milyonluk Belçika nüfusunun yüzde 60’ını oluşturan Flamanların büyük bir bölümü ayrılmak istiyor. Belçika, Flemenkçe konuşulan Flaman bölgesi, Alman kökenli azınlığı da kapsayan Fransızca konuşulan Valon bölgesi ve iki resmi dile sahip Brüksel olmak üzere üç bölgeden oluşuyor. Ülke ekonomisinde etkin olan Flamanlar yıllardır bağımsızlık düşüncesini dile getiriyor. 2014 yılında düzenlenen meclis seçimlerinde Flaman bölgelerinde zafer kazanan Bart De Wever ayrılık hedefini açıkça dile getirmiş, Belçika devletinin “buharlaşacağını” söylemişti.

AB’nin bürokratik merkezinde bu gelişmenin yaşanması, tartışmaları daha da körükleyen bir diğer etken. Belçika bölünürse Valon bölgelerinin Fransa’ya, Lüksemburg’a, hatta Almanya’ya bağlanması da ihtimal dahilinde.

Bir diğer ayrılık rüzgarı İtalya’dan esiyor. İtalya’nın kuzeyindeki Padanya bölgesinin ekonomik nedenlere dayanan ayrılık isteği Lombardiya, Aosta, Piyemonte, Ligurya, Veneto ve Emilia-Romagna bölgelerini kapsıyor. Bu coğrafya sanayi işletmeleri ve bankalarıyla İtalya’nın bel kemiği ve AB’ne yapılan itirazların mikro düzeyde olanı burada yaşanıyor. Padanya bölgesindekiler, kazandıkları paranın orta ve güney kesimlerde yaşayan İtalyanlar tarafından israf edildiği görüşünde.

Uzun yıllar Fransa’nın baskısına maruz kalan Korsika da ayrılmak isteyenlerden. Fransa bu talebi görmezden gelirken, Korsika Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLNC) Fransız sembollerine ve Fransızların yaşadığı evlere saldırarak ayrılık taleplerini gündeme getirdi.

Ve Almanya. Almanya ulus devlet tartışmalarını en ağır atlatan devletlerden. En zengin eyaleti Bavyera’nın resmi adı “Freistaat Bayern.” Özgür devlet anlamına gelen bu isim tarihsel bir anlam taşıyor. Almanya’nın 16 eyaleti arasında yüzölçümü ve ekonomisi en büyük eyalet olan Bavyera, 13 milyonluk nüfusuyla İsveç ya da Portekiz’in nüfusunu geride bırakıyor. Almanya’da zengin ve yoksul eyaletler arasındaki refah farkını azaltarak mali denge kurmayı amaçlayan sisteme yaptıkları yüksek ödeme Bavyeralıların en büyük şikâyetlerinden biri. Bavyera eyaletinde teşkilatlı Hristiyan Sosyal Birlik (CSU) partisinden Wilfried Scharnagel 2012’de yayımlanan “Bavyera yalnız da yapabilir” adlı kitabında Bavyera’nın Alman federal devletinden ayrılmasını savunmuştu.

Danimarka’da Grönland’ın ayrılması olasılığı var. Bağımsızlığını kazanırsa zengin hidrokarbon ve doğal gaz rezervlerinin bulunduğu Atlantik Okyanus’un yüzde 40’ında hak iddia edebilir. Bu ihtimal Wikileaks’in yayınladığı yazışmalarda zikredilmişti. ABD Dışişleri yetkilileri, Grönland’ın bağımsızlığının Amerikan petrol şirketlerinin yararına olacağını belirtiyordu.

Katalan kriziyle derinleşen öfke

“Avrupa neredesin? Hayalkırıklığına uğradım”, “Avrupa kör müsün? Demokrasi ölüyor”, “Avrupa bize yardım et!”

Katalonya her zaman eşitlik ve demokrasi vurgusu yapan AB’yi böyle yardıma çağırıyor. 1 Ekim’de Madrid yönetiminin yasadışı ilan ettiği bağımsızlık referandumunu gerçekleştiren Katalanlar şimdiden AB’nin tarihindeki en büyük krizlerden birine imza atmış durumda.

Katalanların bağımsızlık ve demokrasi talebi Katalonya özerk yönetimi parlamentosu tarafından da desteklendi ve bölgede bağımsızlık ilan edildi. Katalonya’da azınlık hükümeti olarak iktidarda bulunan “Junts pel Si” (Evet için Birlik) ittifakı ve ona dışarıdan destek veren aşırı sol görüşlü “Halk Birliği Adaylığı” (CUP) partisi tarafından sunulan “cumhuriyet yönetimi şeklinde bağımsız Katalonya devleti ilan edilmesi ve bununla bağlantılı yapıcı sürecin başlatılması” kabul edilse de, süreç bununla sınırlı değil.

Bağımsızlık ilanına ilk karşılık İspanya Başbakanı Rajoy’dan “İtidal” çağrısı yapılarak geldi. İspanya’nın içindeki bu ayrılık isteğine bu tepkiyi vermesi beklense de, AB’nin tavrı şaşırtıcı oldu. Tek taraflı bağımsızlık ilanının ardından açıklama yapana AB Konseyi Başkanı Tusk, “Bizim muhatabımız sadece İspanya olacak” dedi.

AB sözcüleri üye bir ülkenin devlet yapısıyla ilgili gelişmelere AB Komisyonu’nun müdahale edemeyeceğini dile getirirken Komisyon Sözcüsü Margaritis Schinas “kaba kuvvetin hiçbir zaman siyasi anlaşmazlıklarda rol oynayamayacağını” belirterek tarafları diyalog başlatmaya davet etti.

Katalonya bağımsızlık ilanını Madrid’in onayını almadan yaptığı için bağımsızlık kazansa da AB üyesi sayılmayacak ve üyelik için başvuruda bulunması gerekecek.

Bütün bu tartışmalar içinde AB’yi ve Avrupa ülküsünü zor günler bekliyor. AB’nin çıkış planları tartışılırken bir yön arayışı Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso’ya “Avrupa Birleşik Devletleri” önerisi yaptırmıştı.  Gelinen noktaysa, birleşmeye çalışan Avrupa’nın parçalandığı, derebeylik günlerine döndüğü Ortaçağ günlerini düşündürüyor.

Benzer konular