Takvimler değişir Batı medyası değişmez

Batı medyasının Türkiye merakı son yıllarla sınırlı değil. Türkiye karşıtlığı Sultan Abdülhamid döneminden bu yana Batı’nın değişmeyen parametrelerinden. Bu karşıtlığın içinde, Osmanlı ahalisini vampir gibi göstermek de var, Adnan Menderes’in idamını övmek de Kenan Evren’i alkışlamak da 28 Şubat’a hak vermek de var.

Türkiye’nin Zeytin Dalı Harekâtını başlatmasıyla beraber Batı medyası operasyonu hedef alan manşetlerle çıkmaya başladı. Kehanetler havada uçuştu; The Times, operasyon öncesi “Türkiye ve ABD’nin karşı karşıya gelebileceği”ni iddia ederken, operasyon başladıktan sonra “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye’ye asker göndermeden önce bir daha düşünmeli” demeyi ihmal etmedi.

Operasyon Batı’nın o kadar ilgisini çekti ki Alman Stern dergisi haberi kapaktan “Türkiye Suriye’nin kuzeyine askeri harekât başlattı” başlığıyla veriyor, “Türk ordusu basında yer alan haberlere göre Suriye’nin kuzeyindeki Kürt yerleşim bölgesine karşı savaş başlattı. Harekât Ankara, Washington ve Moskova ilişkilerini zedeleyebilir” diyordu.

Almanya’nın önemli gazetelerinden Frankfurter Allgemeine Zeitung ise ABD’yi göreve çağırıyordu: “ABD kararlı bir şekilde, köşeye sıkışan Kürtlerin yardımına koşacak mı? Batılı hükümetler Türkiye’nin siyasi ve stratejik önemi nedeniyle Erdoğan’ın çoğu hamlesine göz yumdu. Suriye’ye yapılan müdahale nedeniyle Washington ile Ankara’nın arası açılırsa, bu Moskova’nın işine gelir. Kürtler açısından ise yüz yıldır devam eden durum değişmez. Büyük devletler, aralarındaki husumet ve stratejik anlaşmazlıkların faturasını Kürtlere çıkartıyor.”

İnternetin yaygınlaştığı günümüzde bu haberlerin veriliş tarzı da takındıkları üslup da meseleye aşina olmayanlar için gazetecilik açısından sorunlu gelebilir. Oysa Batı medyasının Türkiye’deki meselelere bu yaklaşımı yeni değil. Batı medyasının arşivlerine bakmak, kritik dönemeçlerde gazeteciliğin nasıl bir araç haline getirildiğini ortaya koyuyor.

Hasta adamdan bugüne

Osmanlı İmparatorluğu’na yakıştırılan “Boğazdaki hasta adam” (Mann am Bosporus) tanımı, bizzat medya eliyle verilmiş bir tabir. Osmanlı İmparatorluğu’nun güçsüzlüğüne atıf yapmak için kullanılan bu tabir, 27 Şubat 2017 tarihinde Almanya Federal Parlamento tarafından haftalık yayınlanan Parlamento gazetesinde yeniden kullanıldı. Tarihsel kökeniyse 19. yüzyıl sonlarına dayanıyor. Avrupa medyası yaptığı yayınlarda Osmanlı devletini ele alırken, aşağılayıcı bir üslup takınıyor, siyasetçilerce üretilen tanımların yaygınlaştırılması için çalışıyordu.

Bunun en açık örneklerinden biri Sultan Abdülhamid’e yakıştırılan “Kızıl Sultan” lakabı. Türk düşmanı Fransız tarihçi Kont Albert Vandal ve İngiliz devlet adamlarından Gladstone, Sultan Abdülhamid’i “Le Sultan Rouge – Kızıl Sultan”, “The Great Criminal – Büyük Cani” olarak niteledikten kısa bir süre sonra Avrupa basınında Osmanlı Padişahını rencide eden manşetler ve karikatürler yer almaya başladı. Bu başlıklarda Sultan II. Abdülhamid’e “mutlakiyetçi”, “müstebid”, “zalim”, “katil”, “diktatör”, “tiran” gibi hakaretler ve küfürler de savruluyordu.

Le Musee De Sires Dergisi, 1896 tarihinde kapağındaki karikatürle Sultan II. Abdülhamid’i kadın ve çocukların dahi başlarını alan eli kanlı bir katil olarak tasvir ediyordu. Le Rire, 29 Mayıs 1897’de “Kızıl Sultan Abdülhamid” manşetiyle çıktı. Sultan’ın tahttan indirilmesi bile Batı basınının öfkesini dindiremedi. Oriens Dergisi, Sultan Abdülhamid’i darağacında gösteren bir kapakla çıkıp “Abdülhamid’in sonu ne olmalıydı?” diyordu.

Bu öfke yalnızca Padişah’a yönelik değildi, 1830’lardan itibaren Yunan isyanının ardından Batılı gazeteler Rumlar, Sırplar, Bulgarlar ve Ermeniler söz konusu olduğunda propagandist bir dille içerik üretmeye devam ediyordu.

Cumhuriyetle değişmeyen algı

Bu tavır, Osmanlı İmparatorluğu’nun ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla da değişmedi. Batı’nın Türkiye rezervi yeniden hatırlanmak üzere rafa kaldırıldı.

İstanbul Medipol Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Yusuf Özkır, bu refleksin milli meselelerde ortaya çıktığını vurguluyor:

“Türkiye’nin temel milli meseleleri olan Kurtuluş Savaşı, Kıbrıs Barış Harekâtı, Fırat Kalkanı Harekâtı, Zeytin Dalı Harekâtı, terör örgütleri PKK ve FETÖ ile mücadele gibi konularda, Batı medyası her defasında Türkiye’nin çıkarlarının aleyhine konumlandı. Aynı yaklaşım ülkemizdeki askeri darbe dönemleri için de geçerli. Özellikle Türkiye’nin Batı dışı alternatifler arama eğilimine girdiği dönemler ve askeri darbe dönemleri dikkate alınarak Batı medyasındaki içeriklerin izi sürüldüğünde, 27 Mayıs’tan 15 Temmuz’a uzanan çizgide milli iradeyi gasp eden darbecilerin alkışlandığı, toplumun ve onun meşru yöneticilerinin ise eleştirilerin hedefine yerleştirildiği görülür. Time dergisi özelinde yapılacak bir arşiv çalışması bile, Batı medyasının, gazeteciliği siyasi çıkarlarına nasıl alet edebildiğini göstermesi açısından iyi bir örnek oluşturacaktır.”

Türkiye sıklıkla batı medyasında karşılık buluyor. Bunun ilk örneklerinden biri, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlarından Saraçoğlu’nun Time’a kapak olması. Dergi şu soruyor soruyordu: Türkiye, 2. Dünya Savaşında iyiden iyiye geri çekilmeye başlayan Almanlara mı, Pearl Harbour’da ağır darbe yiyen ABD’ye mi, yoksa Berlin’e doğru ilerlemeye başlamış SSCB’ye mi sadık olacak? Time, Başbakan’ı tarif ederken şu cümleleri kullanmıştı: “Saraçoğlu, ABD’nin siyasi arenasında kendine kolayca yer bulacaktır. ABD’yi, Amerikalıları, Amerikan otomobillerini, sigaralarını, filmlerini, hükümetini seviyor. Avrupalı liderlerin aksine ulaşılabilir, resmi değil, kalpten ve dolaysız.”

Time Dergisi’nin 1958’deki kapağına bakalım. Başbakan Adnan Menderes’in arkasında bir süngü bir de kılıç var. Haberin içeriğindeyse “Görev başında olduğu her yıl Menderes daha otoriter oldu. Herkese öfkeyle çıkışıyor ve hapse atıyor” deniyor.

27 Mayıs darbesi ardından Menderes’le ilgili bu fikirler pekiştiriliyor, Menderes’ten “otokratik başkan” nitelemesiyle bahsediliyor.

Türkiye’yi kuşatan darbeci: Kenan Evren

Menderes’i henüz darbe olmadan kötüleyen Time, 12 Eylül darbesini ve Kenan Evren’iyse, sitayişle anıyordu. Derginin kapağında Evren’in Türkiye’yi kucaklayan bir illüstrasyonu vardı; seçilen başlıksa şöyleydi: “Türkiye’yi bir arada tutuyor”. Sekiz sayfalık kapak yazısında, Türkiye’nin darbeye gidiş süreci ve Kenan Evren anlatılıyordu. Ancak Time dergisi bilinmeyen bir sebepten ötürü bu kapağı arşivinden çıkarttı. Dergiyi şahsi arşivinde saklayan bir Türk sayesinde gerçekliği ispatlandı.

Evren’e destek veren Batı medyası, 28 Şubat 1997 post modern darbesine de destek verdi. Refah Partisi iktidara geldiğinde olumsuz yorumlarla süreci haberleştiren Time, darbeden sonra “Ordu Erbakan’ı sepetledi” yorumuyla memnuniyetini dile getirdi. Aynı yaklaşımını 27 Nisan 2007’de, bir grup askerin e-muhtıra vererek sivil siyasete müdahale ettiği dönemde de görmek mümkün. Time için 27 Nisan, AK Parti’nin laikliğe karşı oluşturduğu tehdidin önlenmesi için atılması gereken bir “adım”dı.

15 Temmuz mu? O da ne?

27 Mayıs’ı, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı ve 27 Nisan’ı alkışlayan Batı medyası için 15 Temmuz’da darbe girişiminin önlenmesi “tam bir felaket”.

16 Temmuz’da Amerikan Fox Haber yorum sayfasında “Türkiye’nin Son Ümidi Öldü” başlıklı bir analiz yayınlandı. Yoruma göre, Türkiye darbenin başarısız olmasıyla son şansını da kaybetmişti.

17 Temmuz’da BBC’nin haber sitesinde darbe girişimi üzerine yayımlanan makalenin başlığıysa, “Recep Tayyip Erdoğan: Türkiye’nin acımasız başkanı” oldu.

New York Times’ta yayınlanan analizde sokaklarda darbeye karşı direnen insanlar “vahşi sürüler” olarak niteleniyordu.

Daha önceki darbeleri destekleyen Time ise “Türkiye’nin en uzun gecesi” manşetiyle çıktı. “Şimdi daha kötüsü olabilir” deniyordu.

Afrin bu sürecin devamı

Özkır, şimdi çıkan haberlerin Batı medyasının tarihsel anlayışının devamı olduğunu anlatıyor:

“Zeytin Dalı harekâtı boyunca Batı medyasında takip edilen genel yayın politikası, aslında Batı medyasındaki alışkanlığın yeniden tekerrür etmesinden ibaret. Türkiye haklı olduğu ve toplum desteğini arkasına aldığı bir konuda daha Batı medyası tarafından hedefe konuldu. Genel olarak dört yöntemin takip edildiği görülüyor: Birincisi, PKK-PYD-YPG tarafından servis edilen içeriklerin herhangi bir süzgeçten geçirilmeden habere dönüştürülmesi. İkincisi, Batı kamuoyunda Türkiye’yi zor durumda bırakabilmek için, olmayan veya yapılmayan şeylerin Türkiye adıyla yan yana getirilerek gerçekmiş gibi sunulması. Üçüncüsü Türkiye tarafından yapılan çalışmaların hiçbir şekilde aktarılmaması. Dördüncüsü ise PKK tarafından işlenen savaş suçlarına ve katliamlara haber değeri atfedilmemesi. Birkaç örnek vermek gerekirse, Türkiye, operasyonun “Kürtlere” değil, PKK’lı teröristlere karşı yapıldığını defalarca açıklamasına rağmen, Batı medyası haber ve köşe yazılarındaki söylemini değiştirmedi. Kürtleri PKK ile özdeş tutmak isteyen toptancı bakış açısı bilinçli olarak sürdürüldü. Operasyonda sivillerin değil teröristlerin hedef alındığını açıklayan Türkiye’nin sahada da buna uygun bir askeri strateji uygulamış olmasına rağmen, Batı medyasında ‘hedefte sivillerin’ bulunduğu ifadesi yoğun şekilde kullanıldı.”

Tüm bu örneklerin bize anlattığı tek bir şey var: Takvimler değişse de, Batı medyasının tavrı değişmiyor.

Benzer konular