Kapıyı açan Türkiye evden kovan kim?

shutterstock_123214138

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, AK Parti’nin iktidara geldiği 2002’den beri üzerinde hassasiyetle durduğu konulardan biri de İslam coğrafyasının zulüm gören muhaliflerine kucak açmak oldu. İşgaller, baskı rejimleri ya da iç karışıklıklar nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalan binlerce muhalif siyasetçi, gazeteci, yazar, asker ve onların aileleri, Türk Hükümeti’nin sağladığı güvenceyle 13 yıldan beri ülkemizde ikamet ediyor. Ancak son bir yılda, hükümet politikasına aksi biçimde yüzlerce mülteci apar topar, çoğunlukla bir gerekçe dahi gösterilmeden sınır dışı edildi ya da edilmeye çalışıldı.

Peki, çeşitli STK’lara bağlı avukatların müdahale etme şansı yakalandığında önüne geçebildiği bu sınır dışı faaliyetleri neden bir anda böyle yükselişe geçti? Kimler iktidarın görüş alanından özenle kaçınarak belki de öldürülecek, hapsedilecek yahut işkence görecek bu insanları ülkelerine geri göndermek istiyor?

Vatandaşı olunmayan ülkeye iade

Dr. Mohamed Daher Roble, yaklaşık 20 yıl boyunca Cibuti’de siyaset ve eğitimle uğraşmış, ancak muhalif kişiliği nedeniyle mevcut Cibuti hükümeti tarafından işkenceye maruz bırakılmış, hatta askerler tarafından çöl ortasında ölüme terk edilmiş bir isim. Cibuti tarafından vatandaşlıktan atılan Roble, daha sonra Somali vatandaşlığına geçmiş, fakat burada da ölüm tehditleri alınca 10 yıl önce ailesiyle birlikte Türkiye’ye yerleşmiş.

Mohamed Roble, 16 Şubat 2016 gecesi, “pasaportunun sahte olduğu” gerekçesiyle polis tarafından Başakşehir’deki konutunda gözaltına alınmak istendi. Roble’yi yakından tanıyan ve hikâyesini bilen komşularının İHH, Mülteciler Derneği ve Mazlumder’e haber vermesi üzerine avukatlar ve vatandaşlar olay yerinde toplandı. Yapılan görüşmeler sonrası, Roble hakkında Cibuti tarafından iade talebi olduğu tespit edildi. Hâlbuki Roble ve ailesi, Türk hükümetinin verdiği yasal ikamet iznine sahipti. Daha da tuhafı, Cibuti makamları “vatandaşları olmayan” birinin iadesini istiyordu ve Türk Dışişleri’ndeki yetkililer bu mantıksızlığın farkına varmamış, yahut birileri bunun üzerini örtmüştü.

Rusya, Çeçen anaların peşinde

Zalına Edelgiriev’in hikâyesi de ilginç. Zalına, ilk eşi Çeçen-Rus savaşında hayatını kaybettikten sonra Abdulvahid Edelgiriev ile evlendi. Çift, 2011’den beri “insani ikamet izni” kapsamında Türkiye’de yaşıyordu. Ancak Abdulvahid Edelgiriev, 1 Kasım 2015 günü Başakşehir’de otomobiliyle evine giderken otoparkın girişinde mevzilenmiş kar maskeli iki kişi tarafından açılan ateşle hayatını kaybetti.

Zalına Edelgiriev, eşinin ölümünden sonra üç çocuğuyla bir başına kaldı. Üstelik hamileydi. Geçtiğimiz haftalarda ikamet izni uzatma işlemleri için Göç İdaresi’ne giden Zalına Edelgiriev, sınır dışı edileceğini öğrendi; hakkında INTERPOL kaydı olduğu gerekçesiyle alıkonuldu ve Fatih Şehit Tevfik Fikret Polis Merkezi’ne götürüldü. Kanunda, bu durumdaki kişilerin “hangi nedenle olursa olsun iade edilmeyeceği” düzenlenmiş olmasına rağmen hakkında iade işlemleri başlatıldı. Sivil toplum kuruluşlarının olaydan haberdar olması üzerine o da “şimdilik” Rusya’ya iade edilmekten kurtuldu. Ancak kapısı her an yeniden çalınabilir.

Kanun net değil

Arubika Süleymanova, 65 yaşında bir Çeçen kadını. İki oğlu Rus-Çeçen savasında şehit olan Süleymanova, 2012’de oturma izni alarak eşiyle birlikte Türkiye’ye yerleşti. Üç yıllık ikametin ardından, tek böbrekle yaşadığı ve ağır hasta olduğu halde geçtiğimiz aylarda Rusya’ya iade edilmek istendi. Sınır dışı edilmek üzere gözaltına alındığı Kumkapı Yabancılar Şubesi’ndeyken İHH, Mazlumder, Mülteci Hakları Derneği gibi STK’ların devreye girmesiyle sınır dışı edilmekten son anda kurtuldu.

Peki nasıl oluyor da çerçevesi kanunlarla çizilmiş bir alanda bu kadar esnek hareket edilebiliyor? Bunu anlamak için mevzuata bakmak gerekiyor önce.

Türkiye’de yabancıların hukuki durumlarını belirleyen, bu kişilerin ikamet koşullarını ve sınır dışı edilmelerini düzenleyen temel yasa, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu. Sınır dışı etme süreci, bu kanunun “Yabancılar” başlıklı ikinci kısmında düzenlenmiş. Kanunun 54. maddesinin birinci fıkrasında ise “haklarında sınır dışı etme kararı alınacak kimseler” açıklanıyor. Burada “Kamu düzeni veya kamu güvenliği ya da kamu sağlığı açısından tehdit oluşturanlar” şeklinde muğlak bir ifade de var. Bu ifadeye göre kimlerin kamu düzenini veya güvenliğini ihlal ettiğini, bu ihlalin ne olduğunu tespit her durumda mümkün değil. Uygulamada en çok sıkıntı çekilen düzenleme de bu zaten. Türkiye’de bulunan birçok kimse hakkında bu gerekçeye dayanarak sınır dışı kararı veriliyor.

İrade sağlam, bürokrasi zayıf

Aynı kanunun 55. maddesi, oldukça açık bir şekilde “Sınır dışı edileceği ülkede ölüm cezasına, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye maruz kalacağı konusunda ciddi emare bulunanlar” hakkında sınır dışı kararı “verilemeyeceğini” de hüküm altına alıyor. Buna rağmen birçok kimse hakkında yasanın bu maddesindeki açık düzenleme ihlal edildi ve sınır dışı edilenler bir bilinmeze gönderildi.

Suriye’deki küresel savaş, IŞİD tehlikesi ve buna paralel olarak Türkiye’de meydana gelen terör eylemleri, son aylarda oldukça yoğunlaşan sınır dışı kararlarının sebepleri olarak görülebilir. Ancak siyasi iradeye rağmen bazı bürokratik kadroların keyfi tutumları olduğu yönünde oldukça ciddi emareler de var.

Türkiye, gerek ülkeye girmek isteyen, gerekse de uzunca süredir Türkiye’de bulunan yabancılarla ilgili bir takım kodlamalar yapıyor. Bunlardan en bilineni, “güvenlik açısından sakıncalı” anlamı taşıyan G-87 kodu. Haklarında bu kod verilen kişiler, eğer Türkiye’de ikamet ediyorlarsa ikametleri iptal edilerek (ya da ikametlerinin süresi dolduğunda yenilenmeyerek) sınır dışı ediliyorlar.

Meselenin ciddiyetine karşın bu kod ve uygulama hakkında yasal bir düzenleme bulunmuyor. Bu kodlar verilirken ciddi bir değerlendirme yapılmadığı gibi, bu kişiler Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye atmaktan çok, diğer ülkelerin yaptıkları bildirimlerinden hareketle sakıncalı kategorisine alınıyor.

Dosta düşmanın gözünden bakmak

Bu konuda en ciddi problem, Rusya, Mısır, Suriye, İsrail gibi baskıcı/zalim yönetimlerden kaçanlara, bizzat o ülkelerin verdiği bilgilere göre güvenlik kodu ve giriş yasağı uygulanması görünüyor. İsrail veya Rusya gibi ülkelerin kendi politikalarına göre terörist saydığı Müslüman muhaliflere Türkiye siyasi irade yönünden kucak açsa da bazı bürokratik unsurlar onları kaçtıkları ülkelerin gözünden değerlendirmeye devam ediyorlar.

Örneğin, Mısır darbesi sonrası Sisi rejiminden kaçan birçok İhvan üyesi hakkında, yine Mısır hükümeti tarafından verilen bilgilere dayanarak Türkiye’ye giriş yasağı, Türkiye’de bulunanlarınsa sınır dışı edilmesi kararı verildi. Bu kişilerin önemli bir kısmıyla ilgili siyasilerle yapılan görüşmeler neticesi sınır dışı işlemleri durduruldu. Fakat bu isimler her an yeni bir “oldu bitti” ile ülkelerine iade edilme riski taşıyor.

Siyasi irade ile bürokrasi arasındaki bu uyuşmazlığın nereden kaynaklandığı bir an evvel bulunmaz ve birtakım keyfi uygulamalara müdahale edilmezse, korkarız birçok masum insan daha sırf muhalif kimliklerinden dolayı ülkelerinde hapis yatacak, işkence görecek, hatta öldürülecekler. Umarız yetkili makamlar bir an evvel bu konuyu masaya yatırır ve yüzyıllar boyunca kimliğine bakmaksızın kendisine sığınan tüm mazlumları himaye eden memleketimiz, bu yüce tavra halel getirenlerin karşısına dikilir.

Suçsuz suçlular

Haklarında, geldikleri (daha doğrusu zulmünden kaçtıkları) ülkeler tarafından suçlamalar bulunan çoğu isim, otomatik olarak “şüpheli” durumuna düşüyor ve emniyet kaynakları kendilerine bu güvenlik kaydıyla muamelede bulunuyor. Hikâyeleri dinlendiğinde birçoğunun bazı istihbarat örgütlerinin girişimiyle “suçlu” sayıldığı o isimlerden bazıları şunlar:

Arman Batırkhayrov

Kazakistan tarafından iadesi istendi. Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi, Kazakistan’da işkence ve idam riski altında olması nedeniyle Batırkhayrov’un iade edilmesi talebini reddetti. Ancak mahkemenin kararından bir ay sonra, 2012 Mart ayında -mahkeme kararına aykırı olarak- Kazakistan’a teslim edildi. Akıbeti bilinmiyor.

Ahmed Dengaev

Çeçen mülteci. 2014’ün Kasım ayında İstanbul’da iltica başvurusu yaptı. Rusya’nın girişimiyle hakkında güvenlik soruşturması olduğu için gözaltına alındı ve 3 ay sonra Adana’ya gönderildi. İltica davası devam ederken (kanuna göre dava devam ederken gönderilemez) 2015 Nisan’ında Ukrayna’ya sınır dışı edildi. Ukrayna’dan da Rusya’ya gönderildi. Dengaev şu anda Rus hapishanelerinde; Ankara İdare Mahkemesindeki iltica davası ise devam ediyor.

Aleksandr Sadchıkov

Dağıstanlı Müslüman. Geçtiğimiz yıl iltica başvurusu yaptı. Fakat mahkeme süreci tamamlanmadan, Kasım 2015’te Adana Göç Müdürlüğü tarafından Rusya’ya sınır dışı edildi. O da şimdi Ahmed Dengaev gibi Rus hapishanelerinde.

Racapmurat Manonov ve eşi Guldasta Saidova

Davaları devam ederken, 2016 yılı Ocak ayında Tacikistan’a zorla gönderildiler. Kendilerinden bir daha haber alınamadı.

Özgür Suriye yolunda bir Çinli

1988 doğumlu Bo Wang, Müslüman olduktan sonra Yusuf ismini alan bir Çinli. Vaktiyle Arapça öğrenmek için Libya’da, daha sonra da Suriye’de direnişe destek verdi. Özgür Suriye Ordusu saflarında savaşırken yayınlanan bazı videolarda, Suriye’nin demokratikleşmesi ve insan hakları için mücadele ettiklerini açıklayıp, Çin Hükümeti’ni Esed’e silah satmaktan ve yardım etmekten vazgeçmeye çağırdı. Yusuf, görüntülerinin internetten yayılması ve Çin’de bulunan ailesine ağır baskılar yapıldığını öğrenmesi üzerine, bu baskıların hafiflemesi amacıyla Suriye’den ayrılarak Türkiye’den sığınma talebinde bulundu. Bilecik’e gönderilmesi üzerine Bilecik Emniyet Müdürlüğü’ne bir dilekçe vererek yaşadıklarını anlatan ve babasından aldığı bilgiyle Çin Hükümetinin kendisini aradığını, hapsedeceğini, hatta belki de öldüreceğini söyleyen Yusuf, Türkiye’den ve Birleşmiş Milletlerden koruma talep etti. Bilecik’te ikamet eden ve düzenli olarak yabancılar polisine imza veren Yusuf Bo Wang, 16 Ağustos 2013 tarihinde gözaltına alındı. 22 Ağustos akşamı telefonla eşini arayan Yusuf, havaalanında olduğunu ve kendisini Çin’e göndermek istediklerini söyledi. Havaalanına giden eşi, Yusuf’la görüşmek istese de buna muvaffak olamadı ancak uçuş bilgilerini Çin’deki Bo Wang ailesine gönderdi. Ne var ki Yusuf’u Pekin’de havaalanında karşılamak isteyen babası kendisini göremedi. O günden beri hiç kimse Yusuf Bo Wang’dan haber alamadı.

Bo Wang

Askarov’un acı hikâyesi

1971 doğumlu Askarov Zayniddin Abdurrasuloviç, Özbekistan’da yaşanan işkence, zulüm ve baskı ortamından dolayı 1998 yılında Türkiye’ye geldi. Askarov Türkiye’deyken, 16 Şubat 1999’da Özbek lider İslam Kerimov’a Taşkent’te bir suikast düzenlendi. Kerimov, bu girişimi muhaliflerini tasfiye etme imkânı olarak değerlendirildi ve yüzlerce insan tutuklandı. Askarov, suikasttan sorumlu tutulanlar arasında yer alan Erk Partisi’yle bağlantılı olduğu için şüpheliler listesindeydi. Kendisi suikast sırasında İHH İnsani Yardım Vakfı Başkanı Bülent Yıldırım ile Kırgızistanlı bir heyet arasında tercümanlık yapıyordu ve bu birçok delil ve şahitle ispat edilmişti. Buna rağmen Askarov, Özbekistan’ın talebi üzerine 5 Mart 1999’da gözaltına alındı ve dönemin Dışişleri Bakanlığı tarafından Özbekistan’a iadesi istemiyle dava açıldı. 15 Mart 1999 tarihinde Fatih 5.Asliye Ceza Mahkemesi’nde yapılan ilk duruşmada Askarov, Özbek asıllı Kırgızistan vatandaşı olduğunu, kendisine isnat edilen suçlarla hiçbir ilgisinin olmadığını ve olaylar sırasında Türkiye’de bulunan Kırgız heyetine tercümanlık yaptığını ispat etmesine, avukatlar tarafından hazırlanan 100 sayfalık ilk dosyada iade talebinin tamamen siyasi olduğu, Askarov’un muhalif olduğu için istendiği, iade edilirse ağır işkencelere uğrayacağı ve hatta idam cezasına çarptırılabileceği anlatılmasına rağmen iadesine karar verildi. Dönemin hükümet yetkilileri, Özbeklerle ilgili işkence, kötü muamele vb. uygulamalara karşı Askarov’un güvenliğine dair Özbekistan’dan garanti aldıklarını belirtti. Ancak Askarov, iade edildikten sonra Özbekistan’ın işkencesiyle meşhur Taşturma Hapishanesi’ne konuldu. Hiçbir savunma imkânına sahip olmadığı bir yargılama ve işkenceli sorguların ardından, 11 yıl hapis cezasına mahkûm edildi. 2010 yılının Kasım ayı ortasında da, cezasının bitmesine aylar kala işkence edilerek öldürüldü.

askarov

Aşkale’de neler oluyor?

2015’in son aylarında, Erzurum’un Aşkale ilçesinde bir geri gönderme merkezi kuruldu. İHH, Uluslararası Mülteci Hakları Derneği, Mazlumder gibi STK’ların gönüllü avukatlarına göre, “tam korunaklı bir hapishaneyi” andıran bu merkeze gönderilen yabancıların yaşadığı kimi ihlaller vicdanları sızlatır boyuta ulaştı. Kurulduğu günden bu yana ne mültecilerle ilgili çalışan sivil toplum kurumlarının, ne mültecilerin avukatlarının, ne de ailelerin girebildiği Aşkale Geri Gönderme Merkezi’nde adalete erişim hakkının engellendiği iddiaları ayyuka çıkmış durumda. AB’nin finansal desteğiyle inşa edilen Aşkale GGM’de ulusal ve uluslararası yükümlülüklerin uygulanmadığını belirten STK’lar, yasaya göre GGM’de sunulacak hizmetler arasında yer alan “Yabancıya, yakınlarına, notere, yasal temsilciye ve avukata erişme ve bunlarla görüşme yapabilme, ayrıca telefon hizmetlerine erişme imkânı sağlanır” hükmüne uyulmadığını vurguluyorlar.

 

Benzer konular