Dijital saldırıyor, kâğıt direniyor

shutterstock_327078890

İçinde yaşadığımız zaman dilimi birçok düşünüre göre sanayi devriminden sonraki en büyük ve köklü dönüşümleri içeriyor. Bu durum, üzerinde mutabakata varılmış bir kavram olmasa da genellikle “dijital devrim” terimiyle açıklanıyor. İletişimden edebiyata, teknolojiden eğlenceye kadar birçok alanda bu büyük dönüşümlerin yansımalarını görmek mümkün.

Dijital devrimin “vurduğu” sahalardan biri de basın. İnternetin yaygınlığı, hızı ve barındırdığı platformların çeşitliliği arttıkça geleneksel basının (gazete, radyo, televizyon) müşterisi buralara kaçıyor.

Türkiye’de 2014’te 35 milyon olan internet kullanıcısı sayısı 2015’te 38 milyona, 2016’da ise 42 milyona yükseldi. Bu kullanıcıların yaklaşık %77’si her gün online oluyor ve yarısından fazlası internete mobil cihazlardan bağlanıyor. Mobil cihazlarda kullanılan uygulamaların ve internetteki sosyal medya platformlarının hem nitelik hem de nicelik olarak artış/yükseliş göstermesi, basının kâğıtla olan ilişkisini ciddi biçimde sarsmaya başladı.

Dijitalin hükümranlığı büyüyor

Son birkaç ay içerisinde dikkate değer iki gelişme yaşandı medya alanında. Basılı versiyonunu 21 Haziran 2014’te, “Bize ayrılan kâğıdın sonuna geldik” manşetiyle sona erdiren ve yola internet sitesiyle devam eden Radikal, 25 Mart 2016 itibarıyla online versiyonuna da son verdi. İngiltere’nin dünyaca ünlü gazetesi Independent ise 27 Mart Pazar günü son baskısını yaparak yayıncılığa online olarak devam etmeyi kararlaştırdı.

Radikal gazetesinin çağa ayak uydurma niyetiyle yaptığı girişimin başarısız olması, dünyadaki bu büyük değişimin Türkiye’yi (en azından şimdilik) etkisi altına almadığının çok açık bir göstergesi. Sosyal medyanın yoğun biçimde kullanılmasına ve etkili haber sitelerinin sayısındaki artışa rağmen gündemin bir numaralı belirleyicisi hâlâ geleneksel medya.

Fakat Batı’da işler çoktan farklı yürümeye başladı. Indepentent’ın sahibi Rus işadamı Yevgeniy Lebedev’in sözleri dikkate değer: “Gazete endüstrisi değişiyor ve bu değişim okurlar tarafından yönlendiriliyor. Okurlar bize geleceğin dijital olduğunu gösterdi.”

Bir medya platformu olarak Facebook

Independent, İngiltere’de baskıyı terk eden ilk ulusal gazete oldu. Diğerlerinin de yakın dönemde onu takip edeceği söyleniyor. ABD’de de bu yönde bir değişimin sinyalleri giderek güçleniyor. Dünyaca ünlü New York Times’ın ücretli online versiyonunun 1 milyonun üzerinde abonesi var. Basılı gazetenin reklam gelirleri yüzde 12.8 düşerken, dijital reklam gelirleri ise yüzde 14.2 artışla, 48.3 milyon dolara çıktı.

Böylesi büyük değişimler, dünyanın her yerinde aynı hızla yahut aynı biçimde gerçekleşmese de varılan nokta üç aşağı beş yukarı benzerdir. Bugün çok büyük bir kitle haberi Twitter, Facebook, Periscope, Youtube gibi kanallar üzerinden takip ediyor. Bununla da kalmayıp onun yayılmasının aracı oluyor, hatta onu bizzat kendi üretiyor. Özellikle kriz zamanlarında dezenformasyon amaçlı yalan haberlerin akıl almaz bir hızla yayılması ve insanların zihninde kalıcı hale gelmesi tam da bu yüzden. Basılı medya, dijitalin saçtığı bu “çamuru” temizlemekte yetersiz kalıyor, çünkü onun kadar hızlı ve güçlü değil. Öyle ki bu hıza internet gazetelerinin bile yetişemediği durumlar oluyor. (Geçtiğimiz ay vuku bulan Ensar Vakfı hadisesi örneğin; sosyal medya üzerinden başlatılan iftira kampanyası o kadar hızlı biçimde büyüdü ki geleneksel medya buna karşı bir duruş sergileyene kadar yalanlar dünyanın en ücra köşelerine kadar ulaştı)

‘Okur’ yok ‘kullanıcı’ var

Bugün klasik anlamıyla bildiğimiz bir okurdan bahsetmek giderek güçleşiyor. Bunun yerine “içerik sağlayıcı” ve “kullanıcı” gibi kavramlar zikrediliyor. “Kullanıcıların” büyük kısmı içeriğe göre platform oluşturulmasını tercih ediyor. Mizah için ayrı, spor için ayrı, burç yorumu için ayrı, sohbet etmek için ayrı, siyaset yorumu okumak için ayrı kanallar kullanıyorlar. Tüm bu ihtiyaçların tek bir yerden karşılanması artık mümkün görünmüyor. En azından böyle bir talep yok. Facebook ve Twitter’ın bu kadar çok kullanıcısının olması, bahsettiğimiz tüm o farklı kanallara birer çıkış sağlaması, devasa ve kişiselleştirilebilir birer vitrin vazifesi görmeleri kuvvetle muhtemel.

İnternetin ve dijitalin yükselen grafiği geleneksel yayıncıları internet sitelerine daha fazla önem vermeye zorlamışsa da, bu durum geleneksel iş modelinin yan bir destekleyici unsuru olarak kullanıldığı gerçeğini değiştirmiyor. Esas faaliyet alanı (basılı yayın) sabit kalmak şartıyla internet sitelerinden, sosyal ağlardaki görünürlükten geri dönüş sağlanıyor. Bu geri dönüşün ne oranda gerçekleştiği ve nereye kadar süreceği hususunda soru işaretleri olsa da, en azından Türkiye’de sistem işler vaziyette.

Sınırlar ortadan kalktı

Dijital çağla birlikte gerçekleşen değişimlerin en önemlilerinden birisi de eskiden ayrı ayrı yayın yapan gazete ve televizyonun birleşmesi oldu. Yazı, görüntü ve ses artık tek bir platform üzerinde birleşti. Zira günde 4-5 saatini sosyal ağlarda geçiren kullanıcıların basılı gazete okumak, televizyon izlemek veya radyo dinlemek için ayrıca boş vakti olmuyor; internet üzerinde geçirilen zamanda tüm bu ihtiyaç gideriliyor.

Bir başka önemli değişim de fiziksel sınırların ortadan kalkması oldu. Beslendiğimiz kaynaklar ve hitap ettiğimiz kitle her ne kadar yerel olsa da dijitalin imkânları sayesinde ulaşılan kitle yerelden küresele dönüştü. Basılı gazete, tirajına göre on binlere, yüz binlere ulaşırken, mesela bir tweet attığınızda -en azından teknik olarak- milyonlarca kişiye ulaşabiliyorsunuz. İnternete bağlanma oranının dünyada da Türkiye’deki gibi arttığı düşünüldüğünde bu rakamın nerelere varacağını tahmin edebilirsiniz.

Hayaldi gerçek oldu: Yapay zekâ

Tabi işler bununla da sınırlı değil. Google, Facebook, Apple, Samsung gibi dev markaların üzerinde çalıştıkları “artırılmış gerçeklik” ve “yapay zekâ” teknolojileri ile birlikte sanal platformların işleyişinde ikinci bir devrim gerçekleşmesi kaçınılmaz görünüyor. Daha şimdiden içerik platform ve araçları yalnızca akıllı telefon ve tabletler olmaktan çıkmaya başladı. Kol saati, gözlük, dijital kâğıt, otomobil, hatta buzdolabı gibi eşyalar birer içerik sağlayıcıya dönüşüyor. Üstelik bu öyle hızlı biçimde gerçekleşiyor ki bir adım sonrasında neyin dijitalleşeceğini kestirmekte güçlük çekiyoruz.

Tüm bu baş döndürücü hıza, çeşitliliğe ve dönüşüme rağmen yine de bir numaralı mesele okura/kullanıcıya “ne” sunduğunuz. Aracın değişmiş olması, aktarılanın değiştiği ya da değişeceği anlamına gelmiyor. İnsanlar hâlâ Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na ne cevap vereceğini merak ediyor. Hâlâ Barcelona-Real Madrid maçının hangi kanaldan canlı yayınlanacağını araştırıyoruz. Yaz yaklaşırken pıtrak gibi çoğalan diyet listeleri, otomobil faizlerinin düşmesi, üçüncü köprü inşaatının ne durumda olduğu, benzine zam gelip gelmediği, Acun’un yeni programının ne zaman başlayacağı hâlâ en çok talep gören konuların başında geliyor. Belgeseller, analizler, tartışmalar, istatistikler yine çok ilgi görüyor. Kısacası, içeriğin sunuş biçiminin değişmesi, öznesini hiçbir şekilde değiştirmedi.

Instagram nesli hız istiyor

Bunca çeşitlilik, bunca dönüşüm şunu net biçimde gösteriyor ki artık kimse belli medya gruplarıyla, belli gazete ya da televizyonlarla yetinmek zorunda değil. Bir Snapchat, bir Instagram nesli var ve bu nesil için birçok şey çok çabuk eskiyor. Bir olayı meydana gelişinden beş-altı saat sonra haberleştirmeniz “interneti yeni mi bağlattın” esprilerine yol açıyor. Dolayısıyla, geleneksel medya dijital platformların gerisinde kalmamak için son derece hızlı olmak zorunda. Bu hıza “rakibinin” silahlarını kullanmadan nasıl erişeceğiyse şimdilik muamma.

Benzer konular