‘Özge Temaşa’ kategorisi için Arşiv

Makinalar tıkır tıkır!

Çarşamba, 03 Şubat 2010

hüsrev-bey

 

 

 

 

 

 

Televizyon kanallarında bir süredir bir reklam seyrediyoruz. Türkiye’nin önde gelen sanayici ve işadamları elleriyle de dillerine yardım ederek  “tıkır tıkır” deyip duruyorlar. Samimi söylüyorum, hiçbir alay etmek veya zevklenmek amacım yok. Sadece öğrenmek için bu reklam neden hazırlanmış, diye soruyorum. Milletin  “makinalar arıza yapmış, İsmail Usta’yı çağırsak da bir baksa” gibi bir derdi mi var? Makinelerin tıkır tıkır çalışmadığı gibi bir mili derdimiz olmadan bu reklam neden düşünüldü? Bu kadar önde gelen rical ve inas-ı  vatanı bir araya getiren bir reklam, milletin ümmid-i bülendine asansör olmalıydı. Yani ya üst kata çıkarmalıydı veya bodrum kata indirmeliydi. Hayır ikisini de yapmıyorlar. Sadece bir “tıkır tıkır” söylemi.

İyi anlaşılmamış bir Osmanlı: Rıza Tevfik

Perşembe, 28 Ocak 2010

hüsrev

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Özge Temaşa yazılarına başlarken, bazı yazı parçalarının özeleştiri ve itiraf, bazılarının yadeleştiri, bir kısmının da medh ü sena ve teşekkür faslından olacağını söylemiştim. Bugün teşekkür faslı ile başlıyorum. Rıza Tevfik Bölükbaşı iyi anlaşılmamış bir Osmanlıdır. İmparatorluğunun dağılmasından korktuğu için Türkçülük hareketlerinden uzak yaşamış, bu sebeple devrinin Türkçüleri ona soğuk durmuş, Damad Ferit Paşa hükümetine girince de artık Cumhuriyet devrinin adından bahsedilmeyen “öcüleri arasına girmiştir.” İkinci  Dünya Savaşı bittikten sonra, Türkiye’ye dönmüş, kendisi de ailesi de reklam sevmeyen kişiler olduğundan, son yıllarında anı kitabı yayınlamamış, kendisi ile röportaja gelenlerle konuşmuş ve unutulmuş bir öcü olmuştur. Alın yazısı bakımından benzerleri Refik Halid Karay ve Refii Cevad Ulunay’dır. (Üçünün de adının” R” ile başlamasında bir giz varsa, bunun hallini adı yine R ile başlayan Rezzan Hanım’a havale ediyorum.)

Refik Halid Karay, cemiyet adamı oluşu, romanlarına sonradan kattığı light erotizm ve Türkçe ustalığı ile laylayloman-ı müşkilpesendanın gönlüne girebilmiştir. Refii Cevad, ben ilkokulu bitirirken Yeni Sabah’ta, daha sonra Milliyet’te köşe yazarı olarak ömrünü tamamladı. Onun da Türkçeye hakimiyeti çok iyiydi. Mevlana soyundan olduğunu sık sık belirtirdi. Mizah vadisinde Refik Halid Karay kadar ustaydı. Mevlevi bir Engin Ardıç idi diyebilirim. Dindar Laylamlomlar da düz laylaylomlar da Ulunay’ı pek sevmediler. Rıza Tevfik, aruz vezninin ahengine hakim bir şair iken, genç bir tıp öğrencisi olarak, Mozaik müzesi-Kabasakal semti civarından denize doğru bir yürüyüş yapmak istemiş ve Doğu Anadolu Ermenilerinden , kör bir dilenci ile karşılaşmıştı. Bu kişi insanın içine işleyen bir ağıt söylüyordu.  “Tez gel ağam tez gel dayanamirem  / Ağam öldüğüne inanamirem.” Rıza Tevfik herhalde daha önce de hece vezniyle ilahi, ağıt veya türkü duymuştur. Rıza Tevfik’ten çok daha genç olan Halide Edip Hanım da, Abdülhamid zamanında, İstanbul ‘a türkü söyleyerek dilenmeye gelen bir Doğu Anadoluludan “Zeynep  bu güzellik var mı soyunda” türküsünü duymuştu. Rıza Tevfik Bey, O  gün eşref saatte duymuş olacak ki, içinde hece vezni ile ilhamlar belirdi. Ayrıca, Reji komiseri Nuri Bey de kendi yazdığı “Bak Şu güzel köylüye / İşte o kızdır peri / Toprak ile oynamış belli güzel elleri” şiirini gösterecek ve ona da böyle saf Türkçe şiirler yazmasını öğütleyecekti. Rıza Tevfik, “uçun kuşlar uçun doğduğum yere” veya “Hastayım, yalnızım seni yanımda sanıp da bahtiyar  ölmek isterim” gibi bence hem saf Türkçe hem lirizm rezidansının çatı katında ikamet buyuran şiirler yazdı.Sohbet arkadaşlarını seçmekte hiçbir kibir göstermezdi.Tevfik Fikret’in de, Refik Halid’in de, Hüseyin Daniş’in de, Selim Sırrı Tarcan’ın da arkadaşı oldu. Devrinin gençlerinden Halide Edip Adıvar’a ve Köse Raif Paşazade İhsan Raif Hanım’a etkileri oldu. İhsan Raif Hanım, onun etkisiyle, Erol Büyükburç’un yıllar sonra besteleyeceği güfteyi yazacaktı: “Bütün bunlara bakar ağlarım”(Tabii ki  ra ra ra ra rararom nakaratı İhsan Raif Hanım’ın sözleri değil, Erol Büyükburç’un  ilave ettiği burc ü barudur ve elhak ritmi teşdid etmek için darudur. İmza:Öğreten Adem.) Bu uzun girişten sonra elbette sorarsınız  “medh ü senanız ve teşekkürünüz kimedir? Tabii ki buna ihtiyacı olmayan Rıza Tevfik Bey’e değil, O’nu bize yıllardır tanıtmaya çalışan Prof.Dr.Abdullah  Uçman’a yönelmiştir övgümüz de şükranımız da.

Hüsrev Hatemi

Çarşamba, 16 Aralık 2009

Hatemi10

Naili merhum “mestane nukuş-i suver-i Aleme baktık / Her birini bir özge temaşa ile geçtik” demiş. ”Evren’in görüntülerine, nakışlarına baktık her birini kendimize özel bir seyretme biçimi ile geçtik” demek istiyor.13 yaşında idim. Bana ve birader Hüseyin’e, lise edebiyat kitabından bu beyti gösteren, o zaman yirmi yaşlarında bir genç olan rahmetli Prof.Dr. Muammer Kemal Özergin idi. Eski kültürümüzü, tarihimizi her zaman ciddiye alan bir kişi olduğu halde, gençlik icabı O da kendini tutamamış ve bu beyte nazire yazmıştı: “ Kestaneleri yakıp Aleme baktık / Her birini bir özge temaşa ile attık.”  Bu nazireyi yazan, bir genç, dinleyen de iki çocuk olduğu için,  bu da özge bir tad vermişti. Muammer Bey, benim, Fırat Kızıltuğ’un, Altan Deliorman’ın ve Prof.Dr. Osman Fikri Sertkaya’nın yüreğinde “Ağabey”unvanı altında kayd olunmuştur. Allah’tan Rahmet dilerim. Bu olay,1951 yılında Feriköy Çobanoğlu Sokağında Muammer Ağabey’in ailesinin iki katlı evinde yaşanmıştı. Muammer Ağabey Elazığ asıllı idi. Prof.Dr Ekrem Kadri Unat’ın yakın akrabasıydı. Elli sekiz yıl önceydi demek…1951 yılından elli sekiz yıl önceye gitsek 1893 yılına varırdık. Yani babamın daha doğmadığı bir yıla. Şimdi benim elli sekiz yıl önce on üç yaşımda olduğumu öğrenen ve çoğunun genç olduğunu bildiğim Gerçek Hayat okurları, belki sözlerimi bir Mısır Papirüsünden alınmış gibi eski sayacaklardır. Nesiller boyu böyle olmuştur. 1951 yılı ile arasında otuz sekiz yıl olan Balkan Savaşlarını dinlemek bile, bana çok eski olaylar gibi gelirdi. Şimdi, düşünüyorum ki 1951 yılında Maçka Silahhane Caddesindeki bir apartman penceresinden trafiği seyreden Cemil Topuzlu Paşa’nın gözlerinin önünden Sultan Hamid, Paris’teki hocası Péan ve daha kimlerin hayalleri geçiyordu. Hüseyin Siret Bey sağdı, herhalde; Şişli’nin arka sokaklarındaki evinde sık sık Faik Ali Bey, Tevfik Fikret ve Ali Ekrem Bolayır ile hayali sohbetler yapıyordu. İnönü sağdı, Celal Bayar sağdı, Churchill sağdı. 1900 de doğanlar ile 1880 de doğanların biz çocuklar için ortak tarafları, eski nesilden olmalarıydı. Halbuki mesela Hüseyin Siret ile Burhan Felek arasında nesil farkı vardı. Yahya Kemal Beyatlı birçok kişinin beyninde “empati bilmez, egoist” olarak tanınır. Fakat öyle değildir. İ kinci Meşrutiyet yıllarında Memduh Paşa, gözden düşmüş ve sürgüne gönderilerek dönmüş, sessiz yaşayan bir Abdülhamit dönemi Paşası olarak “Esvat-ı Sudur” adlı bir kitap yazmıştı. Yahya Kemal, hak tanır ve “empatişinas” yönünü bu kitap hakkında yazdığı yazıda göstermiştir. Yahya Kemal o yıllarda İttihat ve Terakki Partisinin gözünde güvenilir genç bir şair olarak, bu kitabı övmekten çekinebilirdi. Fakat eski devri kötülemeyi yegane meslekleri haline getirmiş olan kişiler, Memduh Paşa’ya  “İstibdat Enkazı” yani Abdülhamit’in monarşik döneminin yıkıntısı adını taktıkları halde Yahya Kemal, O’nun eserini övmekten çekinmemiştir.1990’lı yıllarda ise Boğaz’daki binaları anlatan bir yazarımız, Memduh Paşa  yalısından bahsederken “Abdülhamit devri Paşasıydı, yani ırzı kırıklardandı” diyerek cüret-i bi  Empati göstermişti. Yaşlılar öğüt verici olur, kusuruma bakmayın, daha ilk yazımda öğüte başlayacağım. İnsanları, ister genç, ister yaşlı, ister ölmüş olsunlar “ben onun yerinde olsam ne yapardım” mihengine vurarak yargılayın. Ayrıca unutmayın ki siz hakim değilsiniz. Kendi yargılarınız sizin için önemlidir. Hakimlerin hakimi sadece Allah’tır. Ölmüş kişileri yargılarken, kendinizi asıl Hakim’in yerine koyma günahını işlemekten korumaya özen gösterin. Yaşayanları yargılarken, konunun vatana millete veya size ucu dokunuyorsa biraz daha sert olun. Dokunmuyorsa, dedikodu günahına düşmekten korkarak, fıkrada olduğu gibi “mala davara dokunmuyorsa” mantığı ile hareket etmeyi seçin, pek de ileri gitmeyin. Tabii ki bu sözlerim “pasif yaşayın” demek değil. Öyle olsa Yahya Kemal’in, Memduh Paşa’yı övmesini “gereksiz işgüzarlık” olarak karşılardım. Konuların vatana millete dokunması halinde daha ciddi yargılar verilebilir demiştim. Mesela Kürt kimliğini aşağılayanları hoş görmeyin. Fakat Türkiyeli Türklerin önemli bir kısmı, ne 1915 olayları ne Dersim olaylarından habersiz. Onlara sorulmuş olsaydı da karşı çıkarlardı. Şu halde Türkiyeli Türk kimliğini korumaya çalışanlara da “faşist” damgası vurmayalım. Yahya Kemal mütareke yıllarını veciz bir şekilde anlatıyor. “Ölenler öldü kalanlarla muztarip kaldık / Vatanda hor görülen bir cemaatiz artık.”       Bizi bu durumdan kurtaran milliyetçiliği ayaklar altına almayalım. Başka milletleri hor gören ırkçılığı ise buyurun yargılayın, Jüride ben de varım.