‘Düşünce Dünyası’ kategorisi için Arşiv

Bilinç Gerçekten İlginç

Çarşamba, 03 Şubat 2010

nihat

 

 

 

 

 

 

 

Önceki hafta, ‘Düşünmek İman Edince Düşmez’ başlıklı yazımızda ‘iman merkezli düşünmeye’ dair mütalaalarımızı paylaşmıştık sizlerle…

Dilerseniz şimdi de, ‘yersiz düşüncenin’ nelere mal olabileceğini değerlendirelim…

Önceki yazımızda ‘düşünmenin’ bir Müslüman açısından taşımış olduğu ehemmiyetin altını özenle çizdiğimizi ve bu olguyu imana endekslediğimizi bir kez daha hatırlatmak gerekli, zira bundan sonrasında söyleyeceklerimiz önceki ifadelerimizin mütemmim cüzü kabilindendir.

Vicdan Tımara Gelmez!

Perşembe, 28 Ocak 2010

nihat-nasır

 

 

 

 

 

 

Ömer Seyfettin’in ‘Kaşağı’ isimli bir hikâyesi vardır malumunuz.

Bu hikâyeyi ilk kez, hafızam beni yanıltmıyorsa, ilkokul son sınıftayken Türkçe kitabında okumuştum.

Bende derin bir iz bırakmıştı doğrusu…

Zaman zaman empati yapıp kendimi hikâyenin kahramanı yerine koyduğum oldu.

Her seferinde hissettiğim, tanımlanamaz bir acı ile ta en içerimdeki sızıydı…

 

Efendim, bilmeyenler için kısa bir özet çıkaralım dilerseniz.

İki kardeşin dramı anlatılıyor bu hikâyede…

Anneleri İstanbul’a gidince babalarının seyisi ile birlikte yaşadıkları hayattan bir kesit… Kahramanımız ata binmeyi ve hele de onları tımar etmeyi pek seven bir çocuk.

Bir gün annesi, ev halkına İstanbul’dan hediyeler gönderir.

Bunların içerisinde ‘fakfon’ denen gümüş renkli bir kaşağı da vardır.

Seyisin kullanmaya kıyamadığı bu kaşağıyı, ne yapıp edip denemeyi kafasına koymuştur kahramanımız.

Onun bulunmadığı bir sırada kaşağıyı kapıp atı tımar etmeye başlar.

At huysuzlanır… ‘Herhalde dişleri çok sivri’ diyerek kaşağıyı duvara sürter.

Tekrar dener ama at yine tepki verir.

Kızgınlıkla az ilerideki çeşmenin başına giderek kaşağıyı yalağın taşına koyar ve üzerine başka bir taşla vurarak parçalar.

Bir süre sonra seyis kaşağıyı bulur ve bunu kimin yaptığını soruşturmaya başlar.

Kahramanımız inkâr etmekle yetinmeyip, bile isteye işlediği suçu, kardeşinin üzerine atar.

İsmi Hasan olan sarı saçlı çocuk, bu ithamı reddedince babası onu tokatlar ve ahıra girmesini yasaklar…

 

Aradan bir yıl geçmiştir.

Ahıra girmesi hâlâ yasak olan Hasan hastalanır.

Doktor, ‘Kuşpalazı’ olduğunu ve kısa bir süre sonra öleceğini söyler.

Kahramanımız büyük bir vicdan azabına gark olmuştur.

Kardeşi iyice fenalaşınca, bakıcısına gidip, bir itirafta bulunacağını ve Hasan’dan af dilemek istediğini söyler.

Cevap, ‘yarına söylersin’ olur.

Ertesi sabah artık çok geçtir…

Zira Hasan ölmüştür…

 

Neden mi anlattım bu hikâyeyi?

Bugünlerde ortalığı ‘sivil vesayet’ yaygaralarına boğan birtakım kimselerin, yapıp ettikleri hatırlattı bu hikâyeyi bana…

Kimileri bilerek, bazıları da bilmeyerek meşum bir odağın değirmenine su taşımadalar şu sıralar…

Maksatları hâsıl olursa eğer, yıllar yılı ensemizde boza pişiren statükoyla hesaplaşma şansı başka bir bahara, belki de çıkmaz ayın son çarşambasına kalacak…

 

Bu işi bilerek yapanlar, şüphesiz ki attıkları yalanın ve iftiranın sonuçlarını şimdiden kabul etmiş durumdadırlar.

Duyacakları bir nedamet olmayacağı gibi, büyük bir teheyyüçle sevinç çığlıkları atacaklarını tahmin etmek hiçte zor değil…  

Asıl sorun, bindikleri enaniyet atından bir türlü inemeyen diğer kesimde…

Bunlar, diğerlerinin kendilerini tetikçi olarak kullanmalarına bile rıza gösterip, sırf inat uğruna, yakında gerçekleşmesi muhtemel bir faciaya argüman devşirmedeler.

 

“Türkiye, üzerindeki yüklerden kurtulma kararlılığından vazgeçer mi, bir daha eski karanlık günlere döner miyiz?” Doğrusunu isterseniz bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var ki, o da, eğer bir yol kazası gerçekleşir de her şey sil baştan sıfır noktasına gelirse, bunda, ‘sivil vesayet’ yalanlarıyla ortalığı toza dumana katanların vebali çok büyük olacaktır!

Bildiğim bir şey daha var ki, bu gönüllü tetikçiler, kardeşi Hasan’a iftira ederek onun tokat yemesine ve cezalandırılmasına vesile teşkil eden hikâyenin kahramanından, çok daha ağır bir vicdan azabına duçar olacaklardır.

Kim bilir, belki de tarih onları 27 Mayıs aydınlarıyla (!) birlikte anacaktır… 

O gün, tıpkı hikâyede cereyan ettiği gibi, ‘artık çok geç!’ pişmanlığı beş para etmeyecektir.

Hoş, bu sözler de bir kulaklarından girip ötekisinden çıkacak ya, neyse…

Bıçak Sırtında Yürürken Tutulmuş Notlar…

Çarşamba, 16 Aralık 2009

nihat

Son hadiseler birçok kimsede olduğu gibi bendenizde de 1993 yılında Bingöl’de gerçekleştirilen hain provokasyonu çağrıştırdı.

Tabiidir ki, bendeki çağrışımı farklıydı.

Zira o tarihlerde Bingöl’de ikamet ediyordum ve hadisenin arka planına dair tüyler ürpertecek duyumlara sahiptim.

Burada onların ayrıntısına girmeyeceğim ama şunu söylemeden de geçemeyeceğim.

Evet, o menfur hadiseden üç gün önce, o günkü emniyet birimlerince kaleme alınmış, bu suikastın gerçekleştirileceğine dair bir rapor vardı…

33 canı toprağa verdiğimize göre, o raporun kale alınmadığını söylememize gerek yok, değil mi?!

 

İşte bu ve bunun gibi onlarca karine nedeniyle PKK denen terör örgütünün devlet içerisindeki derin çetelerin bir uzantısı olduğunu savuna geldim hep…

Tabii ki, bugünkü ismiyle ‘Ergenekon’ terör örgütünün…

 

Geçmişte, siyasi iktidarlar bu hususun üzerine gidemediler ve kaçınılmaz olarak bu çetelerin oyuncağı haline geldiler.    

Bugün, ‘Ergenekon’ operasyonları, açılımlar vesaire gibi atraksiyonlarla vardığımız noktada, görünüşte birbirleriyle çatışan ve fakat gerçekte aynı amaca hizmet eden yapılanmalar artık kendilerini deşifre etmek zorunda kalmışlardır.

Bunda, mızrağın çuvala sığmayacağının aşikar olması kadar, statüko tarafından istihdam edilen bu odakların ‘görünmeyen iktidarlarının’ sona ermesi gerçeğinin de rolü hayli büyüktür.

Şu örnekleri iyice incelerseniz ne demek istediğim daha net bir biçimde anlaşılacaktır.

 

Dilerseniz birlikte inceleyelim…

Diyarbakır’da bir genç, yapılan gösteriler esnasında sırtından vurularak öldürüldü.

İddia, kurşunu bir polisin sıktığı yönünde…

İstanbul’da, gerçekleştirilen bir eylemde göstericiler bir otobüse molotofkokteyli atmış ve gencecik bir kız önce yanarak yaralanmış, ardından vefat etmiştir.

İddia, eylemcilerin bu ölüme neden olduğu yönünde, fakat eylemciler bir açıklama yaparak bunu reddettiler…

Ve son olarak…

Tokat’ta hain bir saldırı sonucu yedi asker şehit oldu.

Tuhaftır, eylemi ancak üç gün sonra üstlendi malum örgüt!

Kim bilir ne tür pazarlıklar sonunda oldu bu üstlenme işi.

Sonuçta, eylem ortada ve amacı o kadar açık ki…

 

Farklı yerlerde, farklı failler eliyle gerçekleştirilen bu eylemlerin tek bir ortak tarafı var!

Barışı kösteklemek!

Şu tuhaflığa bakın ki, ulusalcı ve Kürtçü yaklaşımlar, adeta eylem birliği yaparcasına aynı amaca hizmet ediyor. 

Kimin eli kimin cebinde belli değil.

Ama adres o kadar belli ki, olay mahallerinde, bulunmadık bir kartvizit kalmış…

Hedef de belli adres de!

 

Hedef, ülkenin iç barışına giden yolun imhası!

Adres, aylardan beridir gazete sayfalarından bir türlü inmeyen yapılanmalar ve onların arkasındaki karanlık odaklar…

Ortaya çıkan tek şey, kaos ve karmaşa…

 

Şimdi siyasi cenaha bakalım…

Baykal, ‘Ak parti yok edilmelidir!’ diyor…

Bahçeli, İçişleri Bakanını ve Başbakanı hedef göstererek, polisleri bir kalkışmaya (evet yanlış duymadınız, resmen kalkışmaya), teşvik ediyor ve ardından; “Temennimiz ülkemizin sağ salim seçime kadar ulaşabilmesidir. Aksi halde millet ayağa bir kalkarsa ortada ne hükümet, ne işbirlikçi lobiler, ne de Kandil şebekeleri kalır”, diyor

Emine Ayna, ‘İmralı yoksa açılım da yok!’ deyiveriyor…

 

Aslında bu sözlerin tamamı yasalara göre suç!

Suç mu değil mi, geçelim de, bu sözlerin ortak noktalarına bakalım biz…

Bay Baykal, zaten ‘avukatı’ olduğu bir örgütün yaptığı provokasyonun üzerine tehdit benziniyle gidiyor.

Bahçeli ve Ayna ise harlanan bu ateşe tahrik körüğünü de eklemeyi ihmal etmiyorlar…

 

Oysa Baykal, malum örgütün avukatlığını yaparak aslında hadiselerin arkasındaki faildir!

Bahçeli, Öcalan’ın asılmasını önleyerek bugünkü eylemlerin gerçekleşmesini katkı vermiştir.

DTP ve Ayna için ekstra bir şey söylemeye gerek bile yok!

 

Gerçeklenen ise bu unsurların el ele vererek hep birlikte kargaşayı tüm Türkiye sathına yaymaya çalıştığıdır!

Nasıl bir tezgâha muhatap olduğumuzu varın siz hesap edin.

Hac Yoluna Can Kurban

Çarşamba, 25 Kasım 2009

kabe-i-muazzamaBir ‘Kurban Bayramı’ daha ‘Hac ayına denk geldi’… İslâm memleketinde yaşayıp ta ‘İslâm’a bu denli yabancı benliklerin idrakte zorlanacağı zamanlardır bu günler… Varsın onlar Kurbanı ve Haccı anlamasınlar…Varsın onlar, ubudiyetin hazzını ve lezzetini, şekerin ve kebap edilmiş etin tatlarıyla karıştırsınlar…

Ne gam!

Kurbanın ve Haccın vesile olduğu ‘yakınlaşmayı’ gönül dudaklarıyla yudumlayanlar için hakikaten, ‘ne gam!’… 

Gamsız, kasvetsiz, kedersiz bayram günü tedailerinden buyurmaz mısınız?