‘Kızıl Defter’ kategorisi için Arşiv

DERİN BOŞLUK VE ZAMANIN RUHU…

Çarşamba, 16 Aralık 2009

kim-bu

İnsanların henüz “zamanın ruhu” denen şeyden haberdar olmadıkları günlerden birinde, zavallı ve yorgun havari Pavlus, laf anlatmakta zorlandığı Yunancıklara* söylüyordu bunu:

“Bir deli gibi konuşuyorum ama çok daha fazlasıyım…”

 

İçinde yeni bir hayat teklifi barındırmayan hiçbir söz, toplumsal risk taşımaz. Kültür dediğimiz yerleşik ve kabul gören vasat, toplumsal manada onanmış bir algı perspektifidir aslında… Pek tabi Yeni Hayat irkilticidir; perspektif karşıtı bir teklif olarak, disiplinsizlik hissi uyandıracaktır. İnsanların verili olan toplumsal tasarıma, kaderiymişçesine razı olduğu varsayımından hareket eden düşüncenin konforunu bozmaya yeltenen, cüret eden herkes ya Deli, ya da Büyücü, Çocuk, Bunak, Anarşist, Miskin veya Yıkıcı ilan edilir…

 

İskender Pala’nın en son altıncısını okuduğum “kültür meselelerimiz” konulu tespitlerine Ekrem Dumanlı’nın sağcılık cihetinden özeleştiri tonunda katıldığı “kültür ve sanatta derin boşluk” konulu polemik, Cihan Aktaş’ın düştüğü antikapitalist şerh ve Ömer Lekesiz’in İslamcıları Sağcılardan ayırt etmeye dair patlamasıyla devam ediyor… Son haliyle tartışma, kültür ve sanat niçin solun tekelinde palazlandı’dan çıkarak, sanat ve merkez kavramları üzerinden işlemeye dönüştü… Baştan söylerim ki; sağ ve sol kavramları bugün için oldukça genel hatta baştan savma, üstelik zamanın ruhu önünde gerçekliklerini yitirmiş, eski tartışmalar, kayıp mitlerdir… Aktaş ve Lekesiz’in anti-kapitalizm üzerinden seslendirdikleri muhalif duruşsa, modern sonrası içine düştüğümüz varoluş krizini aşma girişimindeki yeni ve şimdilik epey geniş, mütecanis olmayan başka bir orkestrasyonu işaret ediyor. (İkisi de itiraz edeceklerdir büyük bir ihtimalle gerçi, masaya verdikleri katkı, postyapısal muhalefet semptomları haiz ve bu her ikisini de geleceğe dair kılıyor… Tıpkı ilk ikisini eskiye dair kılan tılsımda olduğu gibi.)    

 

Otoriter devlet anlayışı nazarında, ikame edilen, desteklenen, palazlandırılan sanat vizyonu, her ne kadar geçmiş bin yılın sorunsalıdır desek de, çağımızın zamana dair bilgisi, bu tip düz ve doğrusal kronolojilere şüpheyle yaklaşıyor, kalıp yargıları altüst ediyor. Çünkü ister sağ ister sol olsun, aydınlanmacı diyalektiğin önümüze serdiği üç büyük ölü var: İnsan, Tarih ve Metafizik… Bu dehşet uyandıran ve değer bunalımına yol açan üç büyük ölünün dibinden boy atıyor tüm yeni sorular… Saçları doğar doğmaz ağaran kıyamet bebekleriymişçesine, ağızdan döküldükleri anda ihtiyarlıyor hemen her teklif… Kültür ve sanat konusunda sola tanınmış devlet desteği sağa asla tanınmadı diyen İskender Pala, antik bir ah’ın saç tellerine dokunuyor bu bağlamda. Kültür ve sanattaki derin boşluğumuzu dolduralım diyen Ekrem Dumanlı’nın teklifiyse, ümit dolu bir gençlik marşını terennüm ediyor sanki; dağ başını duman almış gümüş dere durmaz akar, yürüyelim arkadaşlar… Cihan Aktaş ve Ömer Lekesiz’in üzerinde özenle titrediği merkezle kurulacak kapital/iktidar ilişkisine dair sitem ve reddiye ise her ikisini birden resmi perspektifçilere laf anlatmaya çalışan Pavlus’un ahvaline mahkum ediyor. An itibariyle, kültür ve sanat için, para ve iktidar eleştirisi yapmanın bedeli, delilikle velilik mertebelerini meczeden bir cesareti gerektiriyor çünkü…

 

İnsan, Tarih ve Metafizik hakkındaki tüm büyük ezberler, geçen bin yılın tüketilmiş birer büyük yanılgısı olarak gezegene sadece büyük bir tasa, faka basmışlık, mutsuzluk ve şiddeti hibe etti… Mıh gibi çakılı, kutsal hatıralarıyla hiç ölmeyecek etkin bir özne yaratmak ülküsü, çağımızın “anı yaşa ve hisset” diyen gencinin nazarında, en iyimser söyleyişle belki bir tebessüm konusu… Rüzgar gülündeki yönleri ve perspektif tasarımındaki sağ sol algısını pek de takmayan, bambaşka global bir edilgenlik dalgasıyla karşı karşıyayız. Bize şimdiye kadar sunulan tüm kültürel perspektif kodlarına şüpheyle bakan, hatta çoğu kez ilgisizlikle sırt dönen bir iklimle burun burunayız. Zamanın iklimi; özne olma derdiyle yeryüzünde ırkçılığı dayatan, tarih kurma ülküsüyle nükleer tehdit haline gelen, Tanrıyı gökyüzüne hapsettikten sonra inanacak hiçbir hakikati kalmayan kalabalıkların, yeni mistik arayışını hikaye ediyor aslında. Çoğumuzun, “ne olsa gider” dediğini düşünerek küçümsediğimiz küresel dalganın, “ne olsa gitmez” diyen yüzünü hep es geçiyoruz. O es geçilen yüzde, serveti ve gücü, ciddi muhalefetle eleştiren tonu, çok önemsiyorum. Bana Kutsal Kitapların iktidara ve kibre dair özcü tenkidini hatırlattıkları için. O Kitaplarda, kralların ve mülk sahibi zengin efendilerin yanı sıra tenkit edilen, mimarlar, sihirbazlar, kuyumcu ve şairleri de bugünün diliyle, sigaya çektikleri için…

Ateşten Kelimeler

Çarşamba, 25 Kasım 2009

“Biz senin göğsünü şerh edip genişletmedik mi?” İnşirah Suresi böyle sorar sorusunu. Göğsü açılıp, yüreğine sekinet indirilendir sevgili EfendimizBelki bu yüzdendir, Peygamberimizin gönlüne bakarız, o gönülden yol bulmak için, şerhi şerh ederek, sadrı genişletmek için, kelimelere koşarız. Aşk Ahh’ının şerhi gibidir yazılmış tüm şiirlerSidretül Münteha’ya kadar çıkabilmiştir Akıl. Sonrasındaysa ancak aşk yaygısı refrefle devam edebilecek bir sır saklıdır…

Ate__