‘Kurşun Kalem’ kategorisi için Arşiv

BİLİYORUM, BİRAZDAN BURAYA DA GELİR KAR

Perşembe, 28 Ocak 2010

IMG_8657_Skylarks-banner

 

 

 Niyetim, gece boyunca hevesle beklediğim ama ancak ertesi gün tipi şeklinde yağmaya başlayan kar hakkında bir yazı yazmaktı. Çocukluğumun ulu ağaçlarını ağırlaştıran, çocukluğumun yamaçlarını örten, çocukluğumun yollarını kapatan ve her ne zaman gelse çocukluğumu da yanında getirmeyi ihmal etmeyen bu eski göğün misafiri gece boyunca beni pencereye mahkûm etmişti üstelik. Kalkıp defalarca perdeyi aralamış, hala bir tek kar tanesinin bile düşmediğini görünce, somurtarak yerime oturmak zorunda kalmıştım. Yerime, yani kanepenin sağ köşesine ilişmiş, ellerimi koynuma koymuş, yüzümü asarak, defalarca, “hala niye yağmıyor?” diye söylenip durmuştum. Yaşım düşünüldüğünde, bu çocukça bekleyişin biraz uygunsuz, hatta gülünç kaçtığının farkındaydım. Şimdi sizin içinizden de, “abartmışsın Ali Ayçil” diye söylenenler olduğunu biliyorum. Mümkündür! Böyle düşünenlere sadece şunu söylemek isterim ki, uykuya çekildikten sonra da hatırladığım kadarıyla en az iki kere sıcak yatağımdan kalkıp pencerenin önüne gittim ve aynı alınganlıkla bu sefer de yatağıma dönüp, orada somurttum.  Gece aymaz, gök muğlâk, gönlüm biraz kırıktı…

    Uyandım. İçimdeki hevesin tüyleri halen daha kabarıktı uyandığımda. Şimdi yatağımdan kalkacak, on üç adım atacak, salonun bir makara yardımıyla inip kalkan perdelerinden birini yukarı çekecek, artık gelmiş olması gereken misafirin serinliğine tutacaktım kendimi. Yine de bir kuşku, gövdemle beraber kıpırdayıp durdu yorganın altında: Geçmiş yıllarda da pek çok kez bir kar yağışının beklendiği söylenmiş, halka uyarılarda bulunulmuş, belediye hazırlıklar yapmış ve her seferinde ondan, şu görkemli karmaşamızı alt üst edecek bir felaket olarak bahsedilmişti.  Daha dün akşam, sanki bir kar yağışını değil de bir kıyameti haber verir gibi telaşla konuşan spikerleri düşündüm, sağıma dönerken. Ve sağıma dönerken, “böyle konuşarak sürekli karı küstürdüler,” diye geçirdim içimden. “Hava hareketlerini gözleyen cihazların, buz sensörlerinin, tuz doldurulmuş kamyonların, antifriz eklenmiş su peteklerinin tetikte bekletildiği günlerde o, küstürüldüğü için şehrin tepelerine bile inmeden, geçip başka yerlere gitti. Ama buraya kadardı işte. Bu gün küskünün, bütün bu kurnaz kar bekçilerine haddini bildirme günüydü.” Kalkıp perdenin makara ipliğine asıldığımda, gökten bir sargıyla sarılmış çocukluğumun düzlüklerini hazır bulacaktım karşımda…

      Kalkıp salonun penceresine kadar on üç adım yürüdüm. Önce sokağa, sonra saate baktım; içimdeki burukluk anlatılacak gibi değildi. Boğazdan uğultuyla yamaçlara doğru esen rüzgârın dudağının ucuna tek bir kar tanesi bile ilişmemişti henüz. Kendimi, günlerdir beklediği halde sevgilisi randevusuna gelmemiş bir adamla ya da doldurduğu kolonlara şans gülmemiş bir at yarışı meraklısıyla kıyaslayarak, biraz olsun rahatlayabilirdim. Ama öyle yapmadım. Yüzümü bile yıkamadan, kararlı bir şekilde çalışma odama gittim; döner koltuğuma ve doğal olarak ahşap masamın başına oturdum ve inatla karşıya, iyi hallilerin işgal ettiği Nakkaştepe’nin batı yamacına diktim gözlerimi. Benim bekleyişim böyledir, kendi kendime konuşmadan edemem: “Bu kez gelecek,” dedim; “ansızın bastıracak şehri. Yedi tepeyi, iki köprünün on iki şeridini, yan yolları ve ana güzergâhları, cepheleri camla kaplanmış kuleleri, bankamatiklerin ekranlarını, vapur gişelerini, futbol sahalarının tabiatı bozulmuş çimlerini hiçbir uzlaşmaya girişmeden teslim alacak. Ve ben buradan, şimdi önünde oturduğum bu ahşap masanın başından, bir şehrin adım adım nasıl düştüğünü izleyeceğim keyifle…”

    Karşıdaki apartmanın çatısına takıldı gözüm. Kömür sobasının siyah dumanı, daha bacadan çıkar çıkmaz rüzgârın ağzına yapışıyor. Rüzgâr, yüksek binaların çatılarından, gecekondulardan yükselen başka dumanların karnından, fabrika bacalarından savrulan tuhaf kokulardan, henüz kimsenin yerleşmediği küçük tepelerden, yapma bahçelerden geçiriyor onu. Şehre su biriktiren bir barajın gölünden, gölü çevreleyen tedirgin ormandan, kış kuşlarının tırnaklarından geçiriyor. Sonra yeni bir kentte, başka bir bacadan çıkan yeni bir duman devralıyor nöbeti. Çenemi atkımın içine saklıyorum; Harmantepe’nin düzlüklerinden savrularak gelen kar gözlerime gözlerime hücum ediyor. Kasabaya ne kadar yolumun kaldığını kestiremiyorum bir türlü. Dönüp sağımdaki dik yamaca bakıyorum, tipi dört bir yanımı kuşatıyor. “Şimdi,” diyorum, “şu ölüm boşluğunda beni kurtlardan kim saklar?” On dört yaşımdayım, sırtımda kitaplar, cebimde küçük bir çakı, kirpiklerim incecik bir buz kadar. Biliyorum, birazdan buraya da gelir kar. Gelir ve bir kez daha onarır eski dostunu…

NOT DEFTERİ

Çarşamba, 16 Aralık 2009

maymn

2010’da kime sorsanız, size artık dünyanın çok küçüldüğünü söylerdi. Ülkeleri ve kıtaları birbirine bağlayan geleneksel haberleşme yöntemleri pek çok yerde neredeyse unutulmuş gibiydi. İnsanlar o yıllarda, televizyon kanallarının, internetin ve görüntülü haberleşme cihazlarının karnını doyurmakta güçlük çekiyordu. Ekranlar, hayatı, toplumları şaşırtacak bir malzeme olarak işledikleri için, sıradanlık da durağanlık da fazlasıyla can sıkıcı bir hal almıştı. Savaşılan ülkelerden, tabiatın felaketlerinden ya da insan dünyasının karmaşasından afallatıcı bir haber çıkmadığında, dünyanın gövdesini kaşıyarak, ondan yeni bir haber çıkarmanın yolları aranıyordu. Gösterildiğinde, izleyicilerin kanını donduran kimi olayların aslında bir kurgudan ibaret olduğu ortaya çıkmıyor değildi. Ama hayatın nabzı öylesine hızlı atıyordu ki, kimse, kurgudan bahseden bir haberin aslında kendisinin de dikkatleri çalan bir kurgu olduğunu fark etmiyordu bile. İnsan fail olmaktan çıkmıştı; zamanın kaygan yüzeyinde bir anlığına belirip kaybolan gölgeye benziyordu daha çok…

   2010 yılına gelindiğinde hızla akan görüntüler, doymak bilmez ekranlar, tuşlar ve cihazlar, ölçüsüz bir arzuyla öne çıkmak ve yükselmek isteyenleri de biçimsizleştirmişti. Eğer sürekli değişmezler ve dudak uçurtucu bir projeyle kendilerini sunamazlarsa, bu kusursuz karmaşanın uçucu belleğine takılma şansları çok azdı. Kuşkusuz bu sürekli yenilik arayışı, bir derinlik sorunu da çıkarıyordu ortaya. Bütün ömrünü arşivde geçiren bir tarihçi, tarihi günlük hayatın ağzına uzatan ucuz bir araştırmacı tarafından anılmadıkça kimse tanımıyordu onu. Yalnızca gündelik hayat değil, geçmiş zaman da gövdesinin taşıyamayacağı bir hızın mağduruydu artık. Bir sultanın kanlı giysisi, bir sarayın mahzeni, eski bir anlaşma ya da şecere, günün ihtiyaçlarına göre servis edilen ama sonra da sofrada unutulan birer mutfak malzemesine benziyordu. Adına araştırmacı denilen tuhaf insanlar, bütün bu bilgilerin sahibi oldukları için değil, onları satmaktaki maharetlerinden ötürü el üstünde tutuluyordu. Kimi zaman da birden nitelik ihtiyacı hissediliyor, bir bilginin, yaşlı bir şairin ya da çoktan unutulmuş bir müzisyenin kapısı çalınıyor, hızla akan zaman grafiğinin kalbini tökezleten o durağan adamlara bir süreliğine zar zor katlanılıyordu…     

  2010 yılına gelindiğinde, dünyanın bütün kalburüstü ülkeleri görünmez bir tapınağın tanrısı etrafında birleşmişlerdi artık. Bu tanrının adı demokrasiydi. Şekillenişi birkaç yüzyılı bulan tapınak, kendisine sunulan adaklar yüzünden şişkinleşmişti de! Onun için siyaset yapılıyor, onun için silahlanılıyor, onun için kan dökülüyordu. Suçunu masumlaştırmak isteyen herkes o büyülü kelimeye sığınıyordu. Demokratik toplumlar, öyle olmadığını düşündükleri toplumları sorgulama hakkına sahipti. Bir kez bu hakkı elde etmiş ülkelerin siyasetçileri, askeri faaliyetleri yüzünden ölmüş çocukların hesabını yine aynı defteri açarak veriyordu: Demokrasi. Kelime, insanların hürriyetini ifade eden mahiyetini kaybetmiş, küredeki düzenlemelerin ajandası haline gelmişti. Yine de büyük pazarların uhdesindeki kimi kârlı krallıkların muafiyeti vardı. ‘Gelişmiş demokrasiler’in önemli bazı ihtiyaçlarını karşıladıkları müddetçe, bu krallıkların biçimsizliği pekâlâ görülmeyebiliyordu. Demokrasinin, yani o büyük tapınağın bahçesine bir ad konsa, bu hiç kuşku yok ki özgürlük değil liberalizm olurdu. Ve bu bahçeden içeriye giren her kim ise, pazara inandığını teyit etmek zorundaydı…    

  2010 yılına gelindiğinde dünya kaçınılmaz bir biçimde çopurlaşmıştı. İnsanlar, yüzeydeki çeşitliliğe, uçucu kelimelerin albenisine ve akıp giden görüntülere daha çocukluktan odaklandıkları için, bir büyük filozofun yetişme şansı neredeyse kalmamıştı. Belki bir dahi beklenebilirdi bu çağda; ama her türlü sihirbazlık numarasını ve ucuz deliliği dehanın verimliliği sayan vasat akıl, çıkıp gelse bile onu zaten fazla ağır bulurdu. Bir endüstriye dönüşen kültürün de hakikatle bağı incelebildiği kadar incelmişti. Beyoncé ile Mahler arasındaki fark niteliklerinden çok, piyasa değerleri üzerinden belirleniyordu. Tapınağın, post modern kültürü adak olarak tercih etmeye başlaması, hem kültürleri hem de onun taşıyıcılarını oyunbazlaştırmıştı. Şöyle deniyordu: “Biz dünyanın bütün renklerine inanıyoruz.” Oysa gerçekte dünyanın bir rengi yoktu ve bu garip inanç, her nasıl olmuşsa üstün nitelikli bir adamın erdemlerinden sayılmaya başlanmıştı. Bütün ödüller buna yönelikti. Bir yazar değil, özellikle dünyanın renklerine inanan bir yazar ödüllendiriliyordu. Aslında 2010 yılına gelindiğinde dünyanın modern cephesi, dilin etimolojisinden koptuğu için kökensizleşmiş ve sürat yüzünden kıvraklaşmıştı.  Şeffaf ve ilkeldi artık!

Muğlak Tarifler

Çarşamba, 25 Kasım 2009

Niteliksiz Adam” ın âşık generali, General Stumm, Dotima’nın gözüne girebilmek için kafasındaki pek çok değerli düşünceyi bir düzene koymaya karar verir ve generallere özgü bir kararlılıkla ‘devlet kütüphanesi’nin yolunu tutar. Onun için yeni bir tecrübedir bu. Birkaç gün sonra tecrübesini romanın başkişisi Ulrich’e metin bir edayla şöyle anlatacaktır:

aliayçil