‘Yorum’ kategorisi için Arşiv

SEN TÜRKÜLERİNİ SÖYLE BE ENSAR

Çarşamba, 03 Şubat 2010

kılıçarslan

 

 

 

 

 

 

Yok arkadaş yok. Bu sefer olmayacak. Bu sefer, taze et bulmuş sırtlan gibi ağızlarını açıp bekleyen İslamcı tayfasına ve dahi kıymetleri kendinden menkul, şu ana kadar bir şey yaptıklarına rastlanmayan şımarık sanal kahramanlara bu gencecik adamı yedirmeyeceğiz.

Ne yapmış ismi Ensar Altay olan bu gencecik adam? Bir hayalin peşine düşmüş. Ben dahil herkes ona “yapamazsın, vazgeç bu sevdadan” demiş; ama o inadına, karşısına çıkan her engeli bir şekilde aşarak bir Sezai Karakoç belgeseli çekmeyi başarmış.

Bilinç Gerçekten İlginç

Çarşamba, 03 Şubat 2010

nihat

 

 

 

 

 

 

 

Önceki hafta, ‘Düşünmek İman Edince Düşmez’ başlıklı yazımızda ‘iman merkezli düşünmeye’ dair mütalaalarımızı paylaşmıştık sizlerle…

Dilerseniz şimdi de, ‘yersiz düşüncenin’ nelere mal olabileceğini değerlendirelim…

Önceki yazımızda ‘düşünmenin’ bir Müslüman açısından taşımış olduğu ehemmiyetin altını özenle çizdiğimizi ve bu olguyu imana endekslediğimizi bir kez daha hatırlatmak gerekli, zira bundan sonrasında söyleyeceklerimiz önceki ifadelerimizin mütemmim cüzü kabilindendir.

Makinalar tıkır tıkır!

Çarşamba, 03 Şubat 2010

hüsrev-bey

 

 

 

 

 

 

Televizyon kanallarında bir süredir bir reklam seyrediyoruz. Türkiye’nin önde gelen sanayici ve işadamları elleriyle de dillerine yardım ederek  “tıkır tıkır” deyip duruyorlar. Samimi söylüyorum, hiçbir alay etmek veya zevklenmek amacım yok. Sadece öğrenmek için bu reklam neden hazırlanmış, diye soruyorum. Milletin  “makinalar arıza yapmış, İsmail Usta’yı çağırsak da bir baksa” gibi bir derdi mi var? Makinelerin tıkır tıkır çalışmadığı gibi bir mili derdimiz olmadan bu reklam neden düşünüldü? Bu kadar önde gelen rical ve inas-ı  vatanı bir araya getiren bir reklam, milletin ümmid-i bülendine asansör olmalıydı. Yani ya üst kata çıkarmalıydı veya bodrum kata indirmeliydi. Hayır ikisini de yapmıyorlar. Sadece bir “tıkır tıkır” söylemi.

Generaller de yorulur!

Çarşamba, 03 Şubat 2010

Bir generalin yüzünün aldığı şekiller yayınlandı bir internet sitesinde.

Bir bakmalı o yüzlere. Kimisinde gayet yorgun, ‘nerden bulaştım bu devlet işlerine’ der gibi bir yüz. Kimisinde ‘ben var ya, hepinizi asarım, keserim!’ der gibi bir yüz. Sonra düşünelim bakalım bu memlekette fikirleri ile yaşamaya çalışanları, kimliklerinden dolayı horlanmaya çalışılan onurun arkadaşlık ettiği insanları…

DARBECİLER NEREDE YARGILANACAK?

Perşembe, 28 Ocak 2010

resat

 

 

 

 

 

Askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmalarını öngören, bu konudaki uyuşmazlıkları gideren yasa değişikliği Anayasa Mahkemesi`nce iptal edildi. Yürütmesi de durduruldu. Kanunların anayasaya uygunluğunu denetleyen Yüksek Mahkeme, bu kararını açıklarken iki yönden Anayasa`yı ihlal etti. Birincisi 153.maddeye aykırı olarak gerekçesi yazılmadan kararın açıklanması, ikincisi ise Anayasa ve kanunlar izin vermediği halde yürütmenin durdurulması kararı vermesi. Kararlarının siyasi oluşu artık açıkça ifade edilen AYM`nin bu kararının da hukuka uygun olmadığını ifade ettikten sonra, hukuken bağlayıcı bir karar olması sebebiyle doğuracağı sonuçlara değinmek istiyorum.

 

Genelkurmay adına açıklama yaparken, AYM kararı kendisine sorulan Tuğgeneral Hıfzı Çubuklu, devam eden davaların görevsizlik kararı verilerek askeri mahkemelere gönderilmesini beklediklerini açıkladı. Konuyu hukuk tekniği açısından bilmeyenlerin, sivil yargıda devam eden pek çok davanın askeri mahkemelere gönderileceğini sanması doğal olabilir. Ancak askeri kişileri doğrudan ilgilendiren bir konuda GK adına yetkili olarak açıklama yapan kişinin sözü ya hukukçulara bırakması ya da doğru bilgilendirme yapması gerekirdi. İşin gerçeği, Ergenekon ismi etrafında sürdürülen soruşturma ve yargılamaların sivil mahkemelerde devam edeceğidir. Görevsizlik kararıyla askeri mahkemelere gönderilmesi söz konusu değildir.

 

Tartışılan yasa iki önemli değişiklik getirmişti. Biri sivillerin askeri mahkemelerde yargılanamayacağı, ikincisi de Ceza Muhakemesi Kanunu 250 maddesinde sayılan suçlardan dolayı asker kişilerin de sivil mahkemelerde yargılanacağıydı. İkinci değişiklik bu konudaki ihtilafları gidermeyi sağlamıştı. Yoksa tamamen yeni bir düzenleme değildi. AYM değişikliğin ikinci kısmını Anayasaya aykırı bularak iptal edince, eski hale dönülmüş oldu. Madde tamamen iptal edilmediği için de şu anda hukuki bir boşluk söz konusu değil; bu değişiklikten önce başlayan yargılamalar iptal kararından etkilenmeden devam edecek.

 

Teknik detaylara girmeden kısaca ifade edecek olursak,  yasalara göre askeri mahkemeler asker kişilerin askeri olan suçları ile askeri mahallerde işlenen yahut askerlik göreviyle ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidir. Askeri suç, asker kişilerin Askeri Ceza Kanununda ölüm, ağır hapis ve hapis cezasıyla cezalandırdığı suçlar olarak tanımlanmıştır. Askeri şahısların askeri olmayan suçları için Türk Ceza Kanunu hükümleri tatbik olunacağı da kanunda ifade edilmektedir.

 

Ergenekon soruşturmaları adıyla gündemde olan anayasal düzene karşı suçlar, darbe teşebbüsü suçları Askeri Ceza Kanununda düzenlenmemiştir. Bu suçlar 5237 Sayılı yeni TCK. 312,313 ve 314. Maddeleri ile Terörle Mücadele Kanununda düzenlenmiş olup askeri suç tanımı dışında kalmaktadır.

Suçun asker ve sivil kişilerce müştereken işlenmesi halinde görevli mahkeme sivil mahkemelerdir. Zira sivillerin askeri mahkemede yargılanma yolu yasa ile kesinlikle kapatıldığı için, iştirak halinde işlenen suçlar da, hukuki ve fiili irtibat nedeniyle birlikte görülmesi gereken davalar da adliye mahkemelerinde görülecektir. Bu konuda ilk karar Şemdinli davasında verildi. Askeri mahkeme görevsizlik kararıyla davanın Hakkari Ağır Ceza Mahkemesinde görülmesi gerektiğine karar verdi.

 

Suçun, askerlerin askeri hizmet ve görevleriyle ilgili olma kriteri yönünden olaya baktığımızda da, hukuken tartşılacak bir yanı yoktur. Ülkesini ve milletini dış düşmanlara karşı korumakla görevli ve bu görevini, bağlı olduğu T.C. hükümetinin ve Meclis`in vereceği kararlar doğrultusunda kullanacak askerlerin, bağlı olduğu iktidarı yıkma girişimleri bir görev değil suçtur. Ne yazık ki bu suçu işlemiş ve hala işleme kararında olan TSK içinde yapılanmış cuntaların var olduğu Balyoz Harekat Planı ile bir kez daha ortaya çıkmıştır.

 

Darbe girişimi ve örgüt suçlarının, askeri mahal içinde başlanmış olsa bile, gerçekleştirmek istediği amacı, suçun vasıf ve mahiyeti gereği kışla dışına taşması, sivil uzantıları, sivillerle müşterek hareket edilmesi gibi sebeplerle askeri mahal içinde kalmadığı ve sivil yargının görev alanına girdiği aşikârdır.

 

Özetleyecek olursak, darbe teşebbüsü suçlarını işleyenlerin sıfat ve memuriyetlerine, muvazzaf veya emekli olmalarına bakılmaksızın, görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile haklarında Cumhuriyet Savcılarınca doğrudan soruşturma yapılacaktır. Yetkili olan adliye mahkemeleridir. Soruşturma dosyalarının veya devam eden davaların askeri mahkemelere gönderilmesi söz konusu olmayacaktır.

Vicdan Tımara Gelmez!

Perşembe, 28 Ocak 2010

nihat-nasır

 

 

 

 

 

 

Ömer Seyfettin’in ‘Kaşağı’ isimli bir hikâyesi vardır malumunuz.

Bu hikâyeyi ilk kez, hafızam beni yanıltmıyorsa, ilkokul son sınıftayken Türkçe kitabında okumuştum.

Bende derin bir iz bırakmıştı doğrusu…

Zaman zaman empati yapıp kendimi hikâyenin kahramanı yerine koyduğum oldu.

Her seferinde hissettiğim, tanımlanamaz bir acı ile ta en içerimdeki sızıydı…

 

Efendim, bilmeyenler için kısa bir özet çıkaralım dilerseniz.

İki kardeşin dramı anlatılıyor bu hikâyede…

Anneleri İstanbul’a gidince babalarının seyisi ile birlikte yaşadıkları hayattan bir kesit… Kahramanımız ata binmeyi ve hele de onları tımar etmeyi pek seven bir çocuk.

Bir gün annesi, ev halkına İstanbul’dan hediyeler gönderir.

Bunların içerisinde ‘fakfon’ denen gümüş renkli bir kaşağı da vardır.

Seyisin kullanmaya kıyamadığı bu kaşağıyı, ne yapıp edip denemeyi kafasına koymuştur kahramanımız.

Onun bulunmadığı bir sırada kaşağıyı kapıp atı tımar etmeye başlar.

At huysuzlanır… ‘Herhalde dişleri çok sivri’ diyerek kaşağıyı duvara sürter.

Tekrar dener ama at yine tepki verir.

Kızgınlıkla az ilerideki çeşmenin başına giderek kaşağıyı yalağın taşına koyar ve üzerine başka bir taşla vurarak parçalar.

Bir süre sonra seyis kaşağıyı bulur ve bunu kimin yaptığını soruşturmaya başlar.

Kahramanımız inkâr etmekle yetinmeyip, bile isteye işlediği suçu, kardeşinin üzerine atar.

İsmi Hasan olan sarı saçlı çocuk, bu ithamı reddedince babası onu tokatlar ve ahıra girmesini yasaklar…

 

Aradan bir yıl geçmiştir.

Ahıra girmesi hâlâ yasak olan Hasan hastalanır.

Doktor, ‘Kuşpalazı’ olduğunu ve kısa bir süre sonra öleceğini söyler.

Kahramanımız büyük bir vicdan azabına gark olmuştur.

Kardeşi iyice fenalaşınca, bakıcısına gidip, bir itirafta bulunacağını ve Hasan’dan af dilemek istediğini söyler.

Cevap, ‘yarına söylersin’ olur.

Ertesi sabah artık çok geçtir…

Zira Hasan ölmüştür…

 

Neden mi anlattım bu hikâyeyi?

Bugünlerde ortalığı ‘sivil vesayet’ yaygaralarına boğan birtakım kimselerin, yapıp ettikleri hatırlattı bu hikâyeyi bana…

Kimileri bilerek, bazıları da bilmeyerek meşum bir odağın değirmenine su taşımadalar şu sıralar…

Maksatları hâsıl olursa eğer, yıllar yılı ensemizde boza pişiren statükoyla hesaplaşma şansı başka bir bahara, belki de çıkmaz ayın son çarşambasına kalacak…

 

Bu işi bilerek yapanlar, şüphesiz ki attıkları yalanın ve iftiranın sonuçlarını şimdiden kabul etmiş durumdadırlar.

Duyacakları bir nedamet olmayacağı gibi, büyük bir teheyyüçle sevinç çığlıkları atacaklarını tahmin etmek hiçte zor değil…  

Asıl sorun, bindikleri enaniyet atından bir türlü inemeyen diğer kesimde…

Bunlar, diğerlerinin kendilerini tetikçi olarak kullanmalarına bile rıza gösterip, sırf inat uğruna, yakında gerçekleşmesi muhtemel bir faciaya argüman devşirmedeler.

 

“Türkiye, üzerindeki yüklerden kurtulma kararlılığından vazgeçer mi, bir daha eski karanlık günlere döner miyiz?” Doğrusunu isterseniz bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var ki, o da, eğer bir yol kazası gerçekleşir de her şey sil baştan sıfır noktasına gelirse, bunda, ‘sivil vesayet’ yalanlarıyla ortalığı toza dumana katanların vebali çok büyük olacaktır!

Bildiğim bir şey daha var ki, bu gönüllü tetikçiler, kardeşi Hasan’a iftira ederek onun tokat yemesine ve cezalandırılmasına vesile teşkil eden hikâyenin kahramanından, çok daha ağır bir vicdan azabına duçar olacaklardır.

Kim bilir, belki de tarih onları 27 Mayıs aydınlarıyla (!) birlikte anacaktır… 

O gün, tıpkı hikâyede cereyan ettiği gibi, ‘artık çok geç!’ pişmanlığı beş para etmeyecektir.

Hoş, bu sözler de bir kulaklarından girip ötekisinden çıkacak ya, neyse…

“AMA ÖYLE DEMEYİN, ARADA ÇOK TEMİZ İNSANLAR DA VAR”

Perşembe, 28 Ocak 2010

kılıç

 

 

 

 

 

 

Size bazı isimler sıralayayım önce. Abdüllatif Şener, Haydar Baş, Ömer Çelakıl, Egemen Bağış, Ömer Çelik, Erol Yarar, Rabia Yalçın, Adnan Oktar, Hüseyin Üzmez, İsmail Nacar…

 

Bazı başka isimler sıralayayım şimdi de. Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Mahmut Ustaosmanoğlu, Mevlana  İdris Zengin, Sibel Eraslan, Yusuf Kaplan, Zeki Bulduk, Hasan Aycın…

 

Bu her iki isim grubunun kendi aralarındaki ortak özelliklerini sayıp dökmek mümkün. Bu iki isim grubunda yer alan isimlerin niçin yanyana yazıldıklarını çözmemiz de zor değil. Fakat, bu iki isim grubunun ortak özellikleri meselesini düşünmeye hiç yanaşmıyoruz ne yazık ki. Çünkü bunu düşünmek, aynı zamanda Türkiye’deki ideolojik İslamcılık meselesinin temel sorunlarından birine kafa yormamızı gerektirir. Buraya döneriz sonra.

 

Son üç haftadır İslamcılık mesleğini sorguladığım yazılarıma aldığım tepkilerin çoğunu bu cümle oluşturuyor: “Ama öyle demeyin, arada çok temiz insanlar da var!”

 

İlk anda bu cümlenin çok sahici, çok yerli yerinde olduğunu düşünüyor insan. Öyle ya. İslamcılık denilen meslek (doğrudur, “meşrep” değil meslek) ne denli bozulursa bozulsun, arada çok tertemiz insanlar var ve kötüler yüzünden bu iyi insanların haklarını yemek, genel yargılarla konuşmak ayıp yani.

 

Kusura bakmayın, ama ben hiç öyle düşünmüyorum. Teşbihte hata olmasın ama örneğin İsrail ordusu “korkunç pis bir şey” çağrıştırıyor bana ve o orduda mecburen görev yapmak zorunda kalan barış yanlılarının varlığı bu “korkunç pis şey” çağrışımını ortadan kaldırmıyor.

 

Kaldıki bir ideolojik algıyı (eğer kurumsal olmayı reddeden anarşizmden söz etmiyorsak) değerlendirmek, sadece o ideolojik algının yetiştirdiği insanlarla olabilecek bir şey değil. Ortaya çıkardığı kurumları, ekonomik yapıları ve en nihayet olaylar karşısında aldığı “total tavır”ı değerlendirmeksizin bir ideolojik algı hakkında karar verilemez.

 

Yargıtay, danıştay, YÖK, köy enstitüleri, halk evleri, CHP, İş Bankası, OYAK vesair… Bugünün Türkiye’sinde Kemalist ideolojiyi bu kurumlardan bağımsız düşünebilmek mümkün olabilir mi? Bunlarsız bir Kemalist ideoloji tanımı ne denli zorsa bence İslamcılık ideolojisini de vakıfları, dernekleri, medyası, katılım bankaları, haremlik-selamlık otelleri, dernekleri, yayınevleri olmaksızın düşünmek zor.

 

Yo hayır. “İnsan teki”, sayıp döktüğüm bunca şeyden daha önemsizdir demiyorum. Böyle söylemek tam da ideolojinin işi zaten. Ben sadece, “bir ideolojik algının içinde sağlam elemanların olması, o ideolojik algının saçma sapan bir şeye dönüşmüş olmasını ortadan kaldırmaz” diyorum.

 

Yazının başında sıraladığım isimler meselesine geri dönersek. Her iki isim grubunun “keşişim kümesi” bana kalırsa o ya da bu şekilde Türkiye’de cari olan ideolojik İslamcılık algısına dahil isimler olmaları. Elbette aralarında geceyle gündüz, siyahla beyaz, sevapla günah kadar fark var. Ancak, İslamcılık meselesinin bütününe baktığımızda hepsi de o algının içinde yer alıyor işte ve ne yazık ki. 

 

Hazreti Musa’nın, “Yarabbi, içimizdeki akılsızlar yüzünden bizi de mi helak edeceksin” sorusunu doğru anlamaya çalışırlarsa “ama arada çok temiz insanlar da var” cümlesine muhatap olan temiz adamlar, ilgili temizlik operasyonunu başlatabilir ve İslamcılık o zaman kendimizi “ait” hissettiğimiz bir olguya dönüşebilir. İsimler, kurumlar, durumlar, tavırlar sorgulanırsa yani. Fakat bunu yapmak yerine “kol kırılır yen içinde” standart zevzekliğinde yaşamaya kararlıysa Türkiye İslamcıları, daha çoook zikirli ilahi dinlerler. Abdurrahman Önül’den tüm ilahiseverler için gelsin o halde: “Uyan ey gözlerim gafletten uyan.”

İyi anlaşılmamış bir Osmanlı: Rıza Tevfik

Perşembe, 28 Ocak 2010

hüsrev

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Özge Temaşa yazılarına başlarken, bazı yazı parçalarının özeleştiri ve itiraf, bazılarının yadeleştiri, bir kısmının da medh ü sena ve teşekkür faslından olacağını söylemiştim. Bugün teşekkür faslı ile başlıyorum. Rıza Tevfik Bölükbaşı iyi anlaşılmamış bir Osmanlıdır. İmparatorluğunun dağılmasından korktuğu için Türkçülük hareketlerinden uzak yaşamış, bu sebeple devrinin Türkçüleri ona soğuk durmuş, Damad Ferit Paşa hükümetine girince de artık Cumhuriyet devrinin adından bahsedilmeyen “öcüleri arasına girmiştir.” İkinci  Dünya Savaşı bittikten sonra, Türkiye’ye dönmüş, kendisi de ailesi de reklam sevmeyen kişiler olduğundan, son yıllarında anı kitabı yayınlamamış, kendisi ile röportaja gelenlerle konuşmuş ve unutulmuş bir öcü olmuştur. Alın yazısı bakımından benzerleri Refik Halid Karay ve Refii Cevad Ulunay’dır. (Üçünün de adının” R” ile başlamasında bir giz varsa, bunun hallini adı yine R ile başlayan Rezzan Hanım’a havale ediyorum.)

Refik Halid Karay, cemiyet adamı oluşu, romanlarına sonradan kattığı light erotizm ve Türkçe ustalığı ile laylayloman-ı müşkilpesendanın gönlüne girebilmiştir. Refii Cevad, ben ilkokulu bitirirken Yeni Sabah’ta, daha sonra Milliyet’te köşe yazarı olarak ömrünü tamamladı. Onun da Türkçeye hakimiyeti çok iyiydi. Mevlana soyundan olduğunu sık sık belirtirdi. Mizah vadisinde Refik Halid Karay kadar ustaydı. Mevlevi bir Engin Ardıç idi diyebilirim. Dindar Laylamlomlar da düz laylaylomlar da Ulunay’ı pek sevmediler. Rıza Tevfik, aruz vezninin ahengine hakim bir şair iken, genç bir tıp öğrencisi olarak, Mozaik müzesi-Kabasakal semti civarından denize doğru bir yürüyüş yapmak istemiş ve Doğu Anadolu Ermenilerinden , kör bir dilenci ile karşılaşmıştı. Bu kişi insanın içine işleyen bir ağıt söylüyordu.  “Tez gel ağam tez gel dayanamirem  / Ağam öldüğüne inanamirem.” Rıza Tevfik herhalde daha önce de hece vezniyle ilahi, ağıt veya türkü duymuştur. Rıza Tevfik’ten çok daha genç olan Halide Edip Hanım da, Abdülhamid zamanında, İstanbul ‘a türkü söyleyerek dilenmeye gelen bir Doğu Anadoluludan “Zeynep  bu güzellik var mı soyunda” türküsünü duymuştu. Rıza Tevfik Bey, O  gün eşref saatte duymuş olacak ki, içinde hece vezni ile ilhamlar belirdi. Ayrıca, Reji komiseri Nuri Bey de kendi yazdığı “Bak Şu güzel köylüye / İşte o kızdır peri / Toprak ile oynamış belli güzel elleri” şiirini gösterecek ve ona da böyle saf Türkçe şiirler yazmasını öğütleyecekti. Rıza Tevfik, “uçun kuşlar uçun doğduğum yere” veya “Hastayım, yalnızım seni yanımda sanıp da bahtiyar  ölmek isterim” gibi bence hem saf Türkçe hem lirizm rezidansının çatı katında ikamet buyuran şiirler yazdı.Sohbet arkadaşlarını seçmekte hiçbir kibir göstermezdi.Tevfik Fikret’in de, Refik Halid’in de, Hüseyin Daniş’in de, Selim Sırrı Tarcan’ın da arkadaşı oldu. Devrinin gençlerinden Halide Edip Adıvar’a ve Köse Raif Paşazade İhsan Raif Hanım’a etkileri oldu. İhsan Raif Hanım, onun etkisiyle, Erol Büyükburç’un yıllar sonra besteleyeceği güfteyi yazacaktı: “Bütün bunlara bakar ağlarım”(Tabii ki  ra ra ra ra rararom nakaratı İhsan Raif Hanım’ın sözleri değil, Erol Büyükburç’un  ilave ettiği burc ü barudur ve elhak ritmi teşdid etmek için darudur. İmza:Öğreten Adem.) Bu uzun girişten sonra elbette sorarsınız  “medh ü senanız ve teşekkürünüz kimedir? Tabii ki buna ihtiyacı olmayan Rıza Tevfik Bey’e değil, O’nu bize yıllardır tanıtmaya çalışan Prof.Dr.Abdullah  Uçman’a yönelmiştir övgümüz de şükranımız da.

Kopuk entel de olmayalım!

Perşembe, 28 Ocak 2010

Niyazi Özgür Yüce’nin şiir kitabı çıkmış. Esnaf Haydar’ın Hikayesi Niyazi Abi, nam – ı diğer Yasin Baba biz 90’ların sonlarında üniversitede iken üniversitenin tek ü tenha adamlarından idi. Kimse onun kadar deli değildi. Coşku adamıdır Yasin Babamız. Şiirler de yazardı Yasin Baba. Öyle sanatsal şiirler değil. Kötü de değil ama! Biat diye bir dergi çıkartırdım ben vaktinde. Yılda bir sayı çıkartırdık. Orda Yasin Babanın şiirlerinden yayınlamıştık. Eylem adamıdır Yasin Baba. Şiir kitabını Cemal Balıbey ağabeyin güzelim kitabevi Özgün’de gördüm. (Özgün İHH’nın hemen karşısında. Yolu İHH’dan geçenler Özgün’ü ihmal etmesinler derim.)  Kitap Kaknüs’ten çıkmış.  İnanmış ve inancı için yollara düşmüş, kavgalar etmiş bir adamın şiirlerini okumuş olursunuz. Piyasada gördüğünüz birçok isimden çok daha kıymetli nitelikleri haiz bir ağabeyimizdir Niyazi Özgür Yüce.

Edebiyat ortamlarımızın hayattan kopukluğunu eleştirir ince ince. Haklıdır elbette çoğunlukla. O ortamın içerisindeyim diye gereksiz bir savunmaya girmemeliyim!

 

Bazen diyorum ki bizim popüler, yakışıklı, entelektüel Müslüman genç yazarlarımıza, radyocularımıza, televizyoncularımıza baktıkça, neden meydan bu arkadaşlarımıza kalıyor diye. Neden üniversite yıllarında çok güzel işler ortaya koyan, dört dörtlük, örgütçü, nitelikli, okuyan, düşünen, fedakarlık etmekten de asla kaçmayan güzel kardeşlerimiz yeterince ortada görünmez de, oturup yazmazlar da meydan bunlara kalır.

 Ben öyle inanırım ki, bir şey biliyorsan yazmalısın! Paylaşmalısın! Artistlik için değil, hava basmak için değil! Hele de iyi bir adamsanız mutlaka yazmalısınız. Sanat yapmanız şart değil, bildiğiniz hayırlı bir şeyi paylaşmak için, insanları haberdar etmek için yazın hiç olmazsa.

Elbette bu örgütçü arkadaşlarımız boş durmuyorlar, dernekler kuruyorlar, okullar açıyorlar, milletvekili oluyorlar, genel müdür oluyorlar. Hemen hemen çoğu çok güzel işler yapıyorlar bulundukları yerlerde. Ne namazlarını ihmal ediyorlar, ne camiaya hakaret ediyorlar, ne de satıyorlar.

İlginçtir, popüler  yazar, sanatçı arkadaşlarımızın derneklerimizle sivil toplum kuruluşlarımızla pek başları hoş olmuyor. Tamam, bir yere bağlı olmayabilirsin ama uzak da olma kardeşim. Kopuk da olma. Tanıdığın birkaç da Müslüman olsun. Gittiğin bir cami, arada toplantılarına katıldığın bir dernek, bir tarafından irtibatın ilişkin olan bir iki öğrenci yurdu, gidip kitaplarını aldığın güzel bir adam gibi Müslüman kitapçın olsun.

Ümmetten kopuk bir şekilde yazarlık sanatçılık yapan kardeşlerimizi pek de güzel olmayan gelişmelerin beklediğini hissetmekten kendimi alamıyorum.

Biz külliyen bireysel olamayız arkadaşlar!

İstediğin kadar yazar ol, çizer ol, sanatçı ol, başkan ol, genel müdür bilmem ne ol! Düştüğümüz hatalara karşı bizi uyaracak bir ağabeyimiz, kardeşimiz olabilmeli.                           

Medyatik olmak iyi bir şey değil arkadaşlar! Medyatiklik ise eğer sadırlarda sakladığımız amacımız, bir kardeş olarak söyleyeyim ki yazık olur üç gramlık güzelliğinize, iyi, özgün ve ahlaki yanlarınıza…

BİLİYORUM, BİRAZDAN BURAYA DA GELİR KAR

Perşembe, 28 Ocak 2010

IMG_8657_Skylarks-banner

 

 

 Niyetim, gece boyunca hevesle beklediğim ama ancak ertesi gün tipi şeklinde yağmaya başlayan kar hakkında bir yazı yazmaktı. Çocukluğumun ulu ağaçlarını ağırlaştıran, çocukluğumun yamaçlarını örten, çocukluğumun yollarını kapatan ve her ne zaman gelse çocukluğumu da yanında getirmeyi ihmal etmeyen bu eski göğün misafiri gece boyunca beni pencereye mahkûm etmişti üstelik. Kalkıp defalarca perdeyi aralamış, hala bir tek kar tanesinin bile düşmediğini görünce, somurtarak yerime oturmak zorunda kalmıştım. Yerime, yani kanepenin sağ köşesine ilişmiş, ellerimi koynuma koymuş, yüzümü asarak, defalarca, “hala niye yağmıyor?” diye söylenip durmuştum. Yaşım düşünüldüğünde, bu çocukça bekleyişin biraz uygunsuz, hatta gülünç kaçtığının farkındaydım. Şimdi sizin içinizden de, “abartmışsın Ali Ayçil” diye söylenenler olduğunu biliyorum. Mümkündür! Böyle düşünenlere sadece şunu söylemek isterim ki, uykuya çekildikten sonra da hatırladığım kadarıyla en az iki kere sıcak yatağımdan kalkıp pencerenin önüne gittim ve aynı alınganlıkla bu sefer de yatağıma dönüp, orada somurttum.  Gece aymaz, gök muğlâk, gönlüm biraz kırıktı…

    Uyandım. İçimdeki hevesin tüyleri halen daha kabarıktı uyandığımda. Şimdi yatağımdan kalkacak, on üç adım atacak, salonun bir makara yardımıyla inip kalkan perdelerinden birini yukarı çekecek, artık gelmiş olması gereken misafirin serinliğine tutacaktım kendimi. Yine de bir kuşku, gövdemle beraber kıpırdayıp durdu yorganın altında: Geçmiş yıllarda da pek çok kez bir kar yağışının beklendiği söylenmiş, halka uyarılarda bulunulmuş, belediye hazırlıklar yapmış ve her seferinde ondan, şu görkemli karmaşamızı alt üst edecek bir felaket olarak bahsedilmişti.  Daha dün akşam, sanki bir kar yağışını değil de bir kıyameti haber verir gibi telaşla konuşan spikerleri düşündüm, sağıma dönerken. Ve sağıma dönerken, “böyle konuşarak sürekli karı küstürdüler,” diye geçirdim içimden. “Hava hareketlerini gözleyen cihazların, buz sensörlerinin, tuz doldurulmuş kamyonların, antifriz eklenmiş su peteklerinin tetikte bekletildiği günlerde o, küstürüldüğü için şehrin tepelerine bile inmeden, geçip başka yerlere gitti. Ama buraya kadardı işte. Bu gün küskünün, bütün bu kurnaz kar bekçilerine haddini bildirme günüydü.” Kalkıp perdenin makara ipliğine asıldığımda, gökten bir sargıyla sarılmış çocukluğumun düzlüklerini hazır bulacaktım karşımda…

      Kalkıp salonun penceresine kadar on üç adım yürüdüm. Önce sokağa, sonra saate baktım; içimdeki burukluk anlatılacak gibi değildi. Boğazdan uğultuyla yamaçlara doğru esen rüzgârın dudağının ucuna tek bir kar tanesi bile ilişmemişti henüz. Kendimi, günlerdir beklediği halde sevgilisi randevusuna gelmemiş bir adamla ya da doldurduğu kolonlara şans gülmemiş bir at yarışı meraklısıyla kıyaslayarak, biraz olsun rahatlayabilirdim. Ama öyle yapmadım. Yüzümü bile yıkamadan, kararlı bir şekilde çalışma odama gittim; döner koltuğuma ve doğal olarak ahşap masamın başına oturdum ve inatla karşıya, iyi hallilerin işgal ettiği Nakkaştepe’nin batı yamacına diktim gözlerimi. Benim bekleyişim böyledir, kendi kendime konuşmadan edemem: “Bu kez gelecek,” dedim; “ansızın bastıracak şehri. Yedi tepeyi, iki köprünün on iki şeridini, yan yolları ve ana güzergâhları, cepheleri camla kaplanmış kuleleri, bankamatiklerin ekranlarını, vapur gişelerini, futbol sahalarının tabiatı bozulmuş çimlerini hiçbir uzlaşmaya girişmeden teslim alacak. Ve ben buradan, şimdi önünde oturduğum bu ahşap masanın başından, bir şehrin adım adım nasıl düştüğünü izleyeceğim keyifle…”

    Karşıdaki apartmanın çatısına takıldı gözüm. Kömür sobasının siyah dumanı, daha bacadan çıkar çıkmaz rüzgârın ağzına yapışıyor. Rüzgâr, yüksek binaların çatılarından, gecekondulardan yükselen başka dumanların karnından, fabrika bacalarından savrulan tuhaf kokulardan, henüz kimsenin yerleşmediği küçük tepelerden, yapma bahçelerden geçiriyor onu. Şehre su biriktiren bir barajın gölünden, gölü çevreleyen tedirgin ormandan, kış kuşlarının tırnaklarından geçiriyor. Sonra yeni bir kentte, başka bir bacadan çıkan yeni bir duman devralıyor nöbeti. Çenemi atkımın içine saklıyorum; Harmantepe’nin düzlüklerinden savrularak gelen kar gözlerime gözlerime hücum ediyor. Kasabaya ne kadar yolumun kaldığını kestiremiyorum bir türlü. Dönüp sağımdaki dik yamaca bakıyorum, tipi dört bir yanımı kuşatıyor. “Şimdi,” diyorum, “şu ölüm boşluğunda beni kurtlardan kim saklar?” On dört yaşımdayım, sırtımda kitaplar, cebimde küçük bir çakı, kirpiklerim incecik bir buz kadar. Biliyorum, birazdan buraya da gelir kar. Gelir ve bir kez daha onarır eski dostunu…

Bu Lahit başka bir Lahit!

Perşembe, 07 Ocak 2010

Hüseyin Rahmi Göktaş’ın 3. kitabı ‘Lahit’ çıktı. Nev-i şahsına münhasır düşünürümüz Hüseyin Rahmi Göktaş’ın Türk dili ile ilgili devrim niteliğindeki yargılarını önceki yıllar hatırlarsanız sizlere taşımaya çalışmıştım. Yazarın Runa Simi’den sonra yeni bir kitabı daha çıktı. Bu kitabında Göktaş, Sayılar Ontolojisi ile uğraşıyor. Zihin üzerine yazılan kitabın inceliğine bakıp da kanaat belirmeye çalışan yazılır. Yazarından kitaptaki mevzulardan özellikle zihin tanrısı, psikolojik tanrı konusunu bayağı dinlemiştim.

Kitap İz yayıncılıktan çıktı. Uzun zamandır beni zorlayan bir şey okumamıştım diyenlere özellikle tavsiye ederim.

Hüsrev Hatemi

Çarşamba, 16 Aralık 2009

Hatemi10

Naili merhum “mestane nukuş-i suver-i Aleme baktık / Her birini bir özge temaşa ile geçtik” demiş. ”Evren’in görüntülerine, nakışlarına baktık her birini kendimize özel bir seyretme biçimi ile geçtik” demek istiyor.13 yaşında idim. Bana ve birader Hüseyin’e, lise edebiyat kitabından bu beyti gösteren, o zaman yirmi yaşlarında bir genç olan rahmetli Prof.Dr. Muammer Kemal Özergin idi. Eski kültürümüzü, tarihimizi her zaman ciddiye alan bir kişi olduğu halde, gençlik icabı O da kendini tutamamış ve bu beyte nazire yazmıştı: “ Kestaneleri yakıp Aleme baktık / Her birini bir özge temaşa ile attık.”  Bu nazireyi yazan, bir genç, dinleyen de iki çocuk olduğu için,  bu da özge bir tad vermişti. Muammer Bey, benim, Fırat Kızıltuğ’un, Altan Deliorman’ın ve Prof.Dr. Osman Fikri Sertkaya’nın yüreğinde “Ağabey”unvanı altında kayd olunmuştur. Allah’tan Rahmet dilerim. Bu olay,1951 yılında Feriköy Çobanoğlu Sokağında Muammer Ağabey’in ailesinin iki katlı evinde yaşanmıştı. Muammer Ağabey Elazığ asıllı idi. Prof.Dr Ekrem Kadri Unat’ın yakın akrabasıydı. Elli sekiz yıl önceydi demek…1951 yılından elli sekiz yıl önceye gitsek 1893 yılına varırdık. Yani babamın daha doğmadığı bir yıla. Şimdi benim elli sekiz yıl önce on üç yaşımda olduğumu öğrenen ve çoğunun genç olduğunu bildiğim Gerçek Hayat okurları, belki sözlerimi bir Mısır Papirüsünden alınmış gibi eski sayacaklardır. Nesiller boyu böyle olmuştur. 1951 yılı ile arasında otuz sekiz yıl olan Balkan Savaşlarını dinlemek bile, bana çok eski olaylar gibi gelirdi. Şimdi, düşünüyorum ki 1951 yılında Maçka Silahhane Caddesindeki bir apartman penceresinden trafiği seyreden Cemil Topuzlu Paşa’nın gözlerinin önünden Sultan Hamid, Paris’teki hocası Péan ve daha kimlerin hayalleri geçiyordu. Hüseyin Siret Bey sağdı, herhalde; Şişli’nin arka sokaklarındaki evinde sık sık Faik Ali Bey, Tevfik Fikret ve Ali Ekrem Bolayır ile hayali sohbetler yapıyordu. İnönü sağdı, Celal Bayar sağdı, Churchill sağdı. 1900 de doğanlar ile 1880 de doğanların biz çocuklar için ortak tarafları, eski nesilden olmalarıydı. Halbuki mesela Hüseyin Siret ile Burhan Felek arasında nesil farkı vardı. Yahya Kemal Beyatlı birçok kişinin beyninde “empati bilmez, egoist” olarak tanınır. Fakat öyle değildir. İ kinci Meşrutiyet yıllarında Memduh Paşa, gözden düşmüş ve sürgüne gönderilerek dönmüş, sessiz yaşayan bir Abdülhamit dönemi Paşası olarak “Esvat-ı Sudur” adlı bir kitap yazmıştı. Yahya Kemal, hak tanır ve “empatişinas” yönünü bu kitap hakkında yazdığı yazıda göstermiştir. Yahya Kemal o yıllarda İttihat ve Terakki Partisinin gözünde güvenilir genç bir şair olarak, bu kitabı övmekten çekinebilirdi. Fakat eski devri kötülemeyi yegane meslekleri haline getirmiş olan kişiler, Memduh Paşa’ya  “İstibdat Enkazı” yani Abdülhamit’in monarşik döneminin yıkıntısı adını taktıkları halde Yahya Kemal, O’nun eserini övmekten çekinmemiştir.1990’lı yıllarda ise Boğaz’daki binaları anlatan bir yazarımız, Memduh Paşa  yalısından bahsederken “Abdülhamit devri Paşasıydı, yani ırzı kırıklardandı” diyerek cüret-i bi  Empati göstermişti. Yaşlılar öğüt verici olur, kusuruma bakmayın, daha ilk yazımda öğüte başlayacağım. İnsanları, ister genç, ister yaşlı, ister ölmüş olsunlar “ben onun yerinde olsam ne yapardım” mihengine vurarak yargılayın. Ayrıca unutmayın ki siz hakim değilsiniz. Kendi yargılarınız sizin için önemlidir. Hakimlerin hakimi sadece Allah’tır. Ölmüş kişileri yargılarken, kendinizi asıl Hakim’in yerine koyma günahını işlemekten korumaya özen gösterin. Yaşayanları yargılarken, konunun vatana millete veya size ucu dokunuyorsa biraz daha sert olun. Dokunmuyorsa, dedikodu günahına düşmekten korkarak, fıkrada olduğu gibi “mala davara dokunmuyorsa” mantığı ile hareket etmeyi seçin, pek de ileri gitmeyin. Tabii ki bu sözlerim “pasif yaşayın” demek değil. Öyle olsa Yahya Kemal’in, Memduh Paşa’yı övmesini “gereksiz işgüzarlık” olarak karşılardım. Konuların vatana millete dokunması halinde daha ciddi yargılar verilebilir demiştim. Mesela Kürt kimliğini aşağılayanları hoş görmeyin. Fakat Türkiyeli Türklerin önemli bir kısmı, ne 1915 olayları ne Dersim olaylarından habersiz. Onlara sorulmuş olsaydı da karşı çıkarlardı. Şu halde Türkiyeli Türk kimliğini korumaya çalışanlara da “faşist” damgası vurmayalım. Yahya Kemal mütareke yıllarını veciz bir şekilde anlatıyor. “Ölenler öldü kalanlarla muztarip kaldık / Vatanda hor görülen bir cemaatiz artık.”       Bizi bu durumdan kurtaran milliyetçiliği ayaklar altına almayalım. Başka milletleri hor gören ırkçılığı ise buyurun yargılayın, Jüride ben de varım.

NOT DEFTERİ

Çarşamba, 16 Aralık 2009

maymn

2010’da kime sorsanız, size artık dünyanın çok küçüldüğünü söylerdi. Ülkeleri ve kıtaları birbirine bağlayan geleneksel haberleşme yöntemleri pek çok yerde neredeyse unutulmuş gibiydi. İnsanlar o yıllarda, televizyon kanallarının, internetin ve görüntülü haberleşme cihazlarının karnını doyurmakta güçlük çekiyordu. Ekranlar, hayatı, toplumları şaşırtacak bir malzeme olarak işledikleri için, sıradanlık da durağanlık da fazlasıyla can sıkıcı bir hal almıştı. Savaşılan ülkelerden, tabiatın felaketlerinden ya da insan dünyasının karmaşasından afallatıcı bir haber çıkmadığında, dünyanın gövdesini kaşıyarak, ondan yeni bir haber çıkarmanın yolları aranıyordu. Gösterildiğinde, izleyicilerin kanını donduran kimi olayların aslında bir kurgudan ibaret olduğu ortaya çıkmıyor değildi. Ama hayatın nabzı öylesine hızlı atıyordu ki, kimse, kurgudan bahseden bir haberin aslında kendisinin de dikkatleri çalan bir kurgu olduğunu fark etmiyordu bile. İnsan fail olmaktan çıkmıştı; zamanın kaygan yüzeyinde bir anlığına belirip kaybolan gölgeye benziyordu daha çok…

   2010 yılına gelindiğinde hızla akan görüntüler, doymak bilmez ekranlar, tuşlar ve cihazlar, ölçüsüz bir arzuyla öne çıkmak ve yükselmek isteyenleri de biçimsizleştirmişti. Eğer sürekli değişmezler ve dudak uçurtucu bir projeyle kendilerini sunamazlarsa, bu kusursuz karmaşanın uçucu belleğine takılma şansları çok azdı. Kuşkusuz bu sürekli yenilik arayışı, bir derinlik sorunu da çıkarıyordu ortaya. Bütün ömrünü arşivde geçiren bir tarihçi, tarihi günlük hayatın ağzına uzatan ucuz bir araştırmacı tarafından anılmadıkça kimse tanımıyordu onu. Yalnızca gündelik hayat değil, geçmiş zaman da gövdesinin taşıyamayacağı bir hızın mağduruydu artık. Bir sultanın kanlı giysisi, bir sarayın mahzeni, eski bir anlaşma ya da şecere, günün ihtiyaçlarına göre servis edilen ama sonra da sofrada unutulan birer mutfak malzemesine benziyordu. Adına araştırmacı denilen tuhaf insanlar, bütün bu bilgilerin sahibi oldukları için değil, onları satmaktaki maharetlerinden ötürü el üstünde tutuluyordu. Kimi zaman da birden nitelik ihtiyacı hissediliyor, bir bilginin, yaşlı bir şairin ya da çoktan unutulmuş bir müzisyenin kapısı çalınıyor, hızla akan zaman grafiğinin kalbini tökezleten o durağan adamlara bir süreliğine zar zor katlanılıyordu…     

  2010 yılına gelindiğinde, dünyanın bütün kalburüstü ülkeleri görünmez bir tapınağın tanrısı etrafında birleşmişlerdi artık. Bu tanrının adı demokrasiydi. Şekillenişi birkaç yüzyılı bulan tapınak, kendisine sunulan adaklar yüzünden şişkinleşmişti de! Onun için siyaset yapılıyor, onun için silahlanılıyor, onun için kan dökülüyordu. Suçunu masumlaştırmak isteyen herkes o büyülü kelimeye sığınıyordu. Demokratik toplumlar, öyle olmadığını düşündükleri toplumları sorgulama hakkına sahipti. Bir kez bu hakkı elde etmiş ülkelerin siyasetçileri, askeri faaliyetleri yüzünden ölmüş çocukların hesabını yine aynı defteri açarak veriyordu: Demokrasi. Kelime, insanların hürriyetini ifade eden mahiyetini kaybetmiş, küredeki düzenlemelerin ajandası haline gelmişti. Yine de büyük pazarların uhdesindeki kimi kârlı krallıkların muafiyeti vardı. ‘Gelişmiş demokrasiler’in önemli bazı ihtiyaçlarını karşıladıkları müddetçe, bu krallıkların biçimsizliği pekâlâ görülmeyebiliyordu. Demokrasinin, yani o büyük tapınağın bahçesine bir ad konsa, bu hiç kuşku yok ki özgürlük değil liberalizm olurdu. Ve bu bahçeden içeriye giren her kim ise, pazara inandığını teyit etmek zorundaydı…    

  2010 yılına gelindiğinde dünya kaçınılmaz bir biçimde çopurlaşmıştı. İnsanlar, yüzeydeki çeşitliliğe, uçucu kelimelerin albenisine ve akıp giden görüntülere daha çocukluktan odaklandıkları için, bir büyük filozofun yetişme şansı neredeyse kalmamıştı. Belki bir dahi beklenebilirdi bu çağda; ama her türlü sihirbazlık numarasını ve ucuz deliliği dehanın verimliliği sayan vasat akıl, çıkıp gelse bile onu zaten fazla ağır bulurdu. Bir endüstriye dönüşen kültürün de hakikatle bağı incelebildiği kadar incelmişti. Beyoncé ile Mahler arasındaki fark niteliklerinden çok, piyasa değerleri üzerinden belirleniyordu. Tapınağın, post modern kültürü adak olarak tercih etmeye başlaması, hem kültürleri hem de onun taşıyıcılarını oyunbazlaştırmıştı. Şöyle deniyordu: “Biz dünyanın bütün renklerine inanıyoruz.” Oysa gerçekte dünyanın bir rengi yoktu ve bu garip inanç, her nasıl olmuşsa üstün nitelikli bir adamın erdemlerinden sayılmaya başlanmıştı. Bütün ödüller buna yönelikti. Bir yazar değil, özellikle dünyanın renklerine inanan bir yazar ödüllendiriliyordu. Aslında 2010 yılına gelindiğinde dünyanın modern cephesi, dilin etimolojisinden koptuğu için kökensizleşmiş ve sürat yüzünden kıvraklaşmıştı.  Şeffaf ve ilkeldi artık!

Bıçak Sırtında Yürürken Tutulmuş Notlar…

Çarşamba, 16 Aralık 2009

nihat

Son hadiseler birçok kimsede olduğu gibi bendenizde de 1993 yılında Bingöl’de gerçekleştirilen hain provokasyonu çağrıştırdı.

Tabiidir ki, bendeki çağrışımı farklıydı.

Zira o tarihlerde Bingöl’de ikamet ediyordum ve hadisenin arka planına dair tüyler ürpertecek duyumlara sahiptim.

Burada onların ayrıntısına girmeyeceğim ama şunu söylemeden de geçemeyeceğim.

Evet, o menfur hadiseden üç gün önce, o günkü emniyet birimlerince kaleme alınmış, bu suikastın gerçekleştirileceğine dair bir rapor vardı…

33 canı toprağa verdiğimize göre, o raporun kale alınmadığını söylememize gerek yok, değil mi?!

 

İşte bu ve bunun gibi onlarca karine nedeniyle PKK denen terör örgütünün devlet içerisindeki derin çetelerin bir uzantısı olduğunu savuna geldim hep…

Tabii ki, bugünkü ismiyle ‘Ergenekon’ terör örgütünün…

 

Geçmişte, siyasi iktidarlar bu hususun üzerine gidemediler ve kaçınılmaz olarak bu çetelerin oyuncağı haline geldiler.    

Bugün, ‘Ergenekon’ operasyonları, açılımlar vesaire gibi atraksiyonlarla vardığımız noktada, görünüşte birbirleriyle çatışan ve fakat gerçekte aynı amaca hizmet eden yapılanmalar artık kendilerini deşifre etmek zorunda kalmışlardır.

Bunda, mızrağın çuvala sığmayacağının aşikar olması kadar, statüko tarafından istihdam edilen bu odakların ‘görünmeyen iktidarlarının’ sona ermesi gerçeğinin de rolü hayli büyüktür.

Şu örnekleri iyice incelerseniz ne demek istediğim daha net bir biçimde anlaşılacaktır.

 

Dilerseniz birlikte inceleyelim…

Diyarbakır’da bir genç, yapılan gösteriler esnasında sırtından vurularak öldürüldü.

İddia, kurşunu bir polisin sıktığı yönünde…

İstanbul’da, gerçekleştirilen bir eylemde göstericiler bir otobüse molotofkokteyli atmış ve gencecik bir kız önce yanarak yaralanmış, ardından vefat etmiştir.

İddia, eylemcilerin bu ölüme neden olduğu yönünde, fakat eylemciler bir açıklama yaparak bunu reddettiler…

Ve son olarak…

Tokat’ta hain bir saldırı sonucu yedi asker şehit oldu.

Tuhaftır, eylemi ancak üç gün sonra üstlendi malum örgüt!

Kim bilir ne tür pazarlıklar sonunda oldu bu üstlenme işi.

Sonuçta, eylem ortada ve amacı o kadar açık ki…

 

Farklı yerlerde, farklı failler eliyle gerçekleştirilen bu eylemlerin tek bir ortak tarafı var!

Barışı kösteklemek!

Şu tuhaflığa bakın ki, ulusalcı ve Kürtçü yaklaşımlar, adeta eylem birliği yaparcasına aynı amaca hizmet ediyor. 

Kimin eli kimin cebinde belli değil.

Ama adres o kadar belli ki, olay mahallerinde, bulunmadık bir kartvizit kalmış…

Hedef de belli adres de!

 

Hedef, ülkenin iç barışına giden yolun imhası!

Adres, aylardan beridir gazete sayfalarından bir türlü inmeyen yapılanmalar ve onların arkasındaki karanlık odaklar…

Ortaya çıkan tek şey, kaos ve karmaşa…

 

Şimdi siyasi cenaha bakalım…

Baykal, ‘Ak parti yok edilmelidir!’ diyor…

Bahçeli, İçişleri Bakanını ve Başbakanı hedef göstererek, polisleri bir kalkışmaya (evet yanlış duymadınız, resmen kalkışmaya), teşvik ediyor ve ardından; “Temennimiz ülkemizin sağ salim seçime kadar ulaşabilmesidir. Aksi halde millet ayağa bir kalkarsa ortada ne hükümet, ne işbirlikçi lobiler, ne de Kandil şebekeleri kalır”, diyor

Emine Ayna, ‘İmralı yoksa açılım da yok!’ deyiveriyor…

 

Aslında bu sözlerin tamamı yasalara göre suç!

Suç mu değil mi, geçelim de, bu sözlerin ortak noktalarına bakalım biz…

Bay Baykal, zaten ‘avukatı’ olduğu bir örgütün yaptığı provokasyonun üzerine tehdit benziniyle gidiyor.

Bahçeli ve Ayna ise harlanan bu ateşe tahrik körüğünü de eklemeyi ihmal etmiyorlar…

 

Oysa Baykal, malum örgütün avukatlığını yaparak aslında hadiselerin arkasındaki faildir!

Bahçeli, Öcalan’ın asılmasını önleyerek bugünkü eylemlerin gerçekleşmesini katkı vermiştir.

DTP ve Ayna için ekstra bir şey söylemeye gerek bile yok!

 

Gerçeklenen ise bu unsurların el ele vererek hep birlikte kargaşayı tüm Türkiye sathına yaymaya çalıştığıdır!

Nasıl bir tezgâha muhatap olduğumuzu varın siz hesap edin.

DERİN BOŞLUK VE ZAMANIN RUHU…

Çarşamba, 16 Aralık 2009

kim-bu

İnsanların henüz “zamanın ruhu” denen şeyden haberdar olmadıkları günlerden birinde, zavallı ve yorgun havari Pavlus, laf anlatmakta zorlandığı Yunancıklara* söylüyordu bunu:

“Bir deli gibi konuşuyorum ama çok daha fazlasıyım…”

 

İçinde yeni bir hayat teklifi barındırmayan hiçbir söz, toplumsal risk taşımaz. Kültür dediğimiz yerleşik ve kabul gören vasat, toplumsal manada onanmış bir algı perspektifidir aslında… Pek tabi Yeni Hayat irkilticidir; perspektif karşıtı bir teklif olarak, disiplinsizlik hissi uyandıracaktır. İnsanların verili olan toplumsal tasarıma, kaderiymişçesine razı olduğu varsayımından hareket eden düşüncenin konforunu bozmaya yeltenen, cüret eden herkes ya Deli, ya da Büyücü, Çocuk, Bunak, Anarşist, Miskin veya Yıkıcı ilan edilir…

 

İskender Pala’nın en son altıncısını okuduğum “kültür meselelerimiz” konulu tespitlerine Ekrem Dumanlı’nın sağcılık cihetinden özeleştiri tonunda katıldığı “kültür ve sanatta derin boşluk” konulu polemik, Cihan Aktaş’ın düştüğü antikapitalist şerh ve Ömer Lekesiz’in İslamcıları Sağcılardan ayırt etmeye dair patlamasıyla devam ediyor… Son haliyle tartışma, kültür ve sanat niçin solun tekelinde palazlandı’dan çıkarak, sanat ve merkez kavramları üzerinden işlemeye dönüştü… Baştan söylerim ki; sağ ve sol kavramları bugün için oldukça genel hatta baştan savma, üstelik zamanın ruhu önünde gerçekliklerini yitirmiş, eski tartışmalar, kayıp mitlerdir… Aktaş ve Lekesiz’in anti-kapitalizm üzerinden seslendirdikleri muhalif duruşsa, modern sonrası içine düştüğümüz varoluş krizini aşma girişimindeki yeni ve şimdilik epey geniş, mütecanis olmayan başka bir orkestrasyonu işaret ediyor. (İkisi de itiraz edeceklerdir büyük bir ihtimalle gerçi, masaya verdikleri katkı, postyapısal muhalefet semptomları haiz ve bu her ikisini de geleceğe dair kılıyor… Tıpkı ilk ikisini eskiye dair kılan tılsımda olduğu gibi.)    

 

Otoriter devlet anlayışı nazarında, ikame edilen, desteklenen, palazlandırılan sanat vizyonu, her ne kadar geçmiş bin yılın sorunsalıdır desek de, çağımızın zamana dair bilgisi, bu tip düz ve doğrusal kronolojilere şüpheyle yaklaşıyor, kalıp yargıları altüst ediyor. Çünkü ister sağ ister sol olsun, aydınlanmacı diyalektiğin önümüze serdiği üç büyük ölü var: İnsan, Tarih ve Metafizik… Bu dehşet uyandıran ve değer bunalımına yol açan üç büyük ölünün dibinden boy atıyor tüm yeni sorular… Saçları doğar doğmaz ağaran kıyamet bebekleriymişçesine, ağızdan döküldükleri anda ihtiyarlıyor hemen her teklif… Kültür ve sanat konusunda sola tanınmış devlet desteği sağa asla tanınmadı diyen İskender Pala, antik bir ah’ın saç tellerine dokunuyor bu bağlamda. Kültür ve sanattaki derin boşluğumuzu dolduralım diyen Ekrem Dumanlı’nın teklifiyse, ümit dolu bir gençlik marşını terennüm ediyor sanki; dağ başını duman almış gümüş dere durmaz akar, yürüyelim arkadaşlar… Cihan Aktaş ve Ömer Lekesiz’in üzerinde özenle titrediği merkezle kurulacak kapital/iktidar ilişkisine dair sitem ve reddiye ise her ikisini birden resmi perspektifçilere laf anlatmaya çalışan Pavlus’un ahvaline mahkum ediyor. An itibariyle, kültür ve sanat için, para ve iktidar eleştirisi yapmanın bedeli, delilikle velilik mertebelerini meczeden bir cesareti gerektiriyor çünkü…

 

İnsan, Tarih ve Metafizik hakkındaki tüm büyük ezberler, geçen bin yılın tüketilmiş birer büyük yanılgısı olarak gezegene sadece büyük bir tasa, faka basmışlık, mutsuzluk ve şiddeti hibe etti… Mıh gibi çakılı, kutsal hatıralarıyla hiç ölmeyecek etkin bir özne yaratmak ülküsü, çağımızın “anı yaşa ve hisset” diyen gencinin nazarında, en iyimser söyleyişle belki bir tebessüm konusu… Rüzgar gülündeki yönleri ve perspektif tasarımındaki sağ sol algısını pek de takmayan, bambaşka global bir edilgenlik dalgasıyla karşı karşıyayız. Bize şimdiye kadar sunulan tüm kültürel perspektif kodlarına şüpheyle bakan, hatta çoğu kez ilgisizlikle sırt dönen bir iklimle burun burunayız. Zamanın iklimi; özne olma derdiyle yeryüzünde ırkçılığı dayatan, tarih kurma ülküsüyle nükleer tehdit haline gelen, Tanrıyı gökyüzüne hapsettikten sonra inanacak hiçbir hakikati kalmayan kalabalıkların, yeni mistik arayışını hikaye ediyor aslında. Çoğumuzun, “ne olsa gider” dediğini düşünerek küçümsediğimiz küresel dalganın, “ne olsa gitmez” diyen yüzünü hep es geçiyoruz. O es geçilen yüzde, serveti ve gücü, ciddi muhalefetle eleştiren tonu, çok önemsiyorum. Bana Kutsal Kitapların iktidara ve kibre dair özcü tenkidini hatırlattıkları için. O Kitaplarda, kralların ve mülk sahibi zengin efendilerin yanı sıra tenkit edilen, mimarlar, sihirbazlar, kuyumcu ve şairleri de bugünün diliyle, sigaya çektikleri için…

Ateşten Kelimeler

Çarşamba, 25 Kasım 2009

“Biz senin göğsünü şerh edip genişletmedik mi?” İnşirah Suresi böyle sorar sorusunu. Göğsü açılıp, yüreğine sekinet indirilendir sevgili EfendimizBelki bu yüzdendir, Peygamberimizin gönlüne bakarız, o gönülden yol bulmak için, şerhi şerh ederek, sadrı genişletmek için, kelimelere koşarız. Aşk Ahh’ının şerhi gibidir yazılmış tüm şiirlerSidretül Münteha’ya kadar çıkabilmiştir Akıl. Sonrasındaysa ancak aşk yaygısı refrefle devam edebilecek bir sır saklıdır…

Ate__