‘Dosya’ kategorisi için Arşiv

Lise yıllarında başlayan mücadele

Perşembe, 28 Ocak 2010

NUR-ABDURRAHMAN

 

 

 

 

 

 

1948 yılında Patani’nin Yala bölgesinde doğan Nur Abdurrahman, ilk ve ortaokulu  Yala’da Taylandlılara ait bir okulda okur. 7 yaşından itibaren Patani’nin köklü dini okullarından olan Pondok Medreselerinde Kuran, Arapça, Tecvid, Akaid, Fıkıh  gibi dersler alan Nur Abdurrahman, lise eğitimini de  yine  İslami ilimlerin ağırlıklı olduğu  bir okulda tamamlar. Daha lise yıllarından itibaren Patani’nin bağımsızlık hareketine katılan Nur Abdurrahman o günleri şöyle anlatıyor:  Bütün Patanililer gibi ben de çocukluğumdan itibaren vatanımın Taylandlı Budistler tarafından işgal edildiğini biliyordum. Lisede okurken arkadaşlarımla gizli toplantılar yapardık. Bu toplantılarda Patani’nin özgürlüğü için mücadele etmemiz gerektiğini konuşuyorduk. O dönemler Patani’de başka bağımsızlıkçı gruplar da vardı; fakat sol ve milliyetçi fikirleri taşıdıkları için biz bu gruplara uzak duruyorduk. Kebir Abdurrahman Tenvira, Patani Birleşik Kurtuluş Hareketi’ni kurup Patanilileri İslam’ın sancağı altında bağımsızlık için mücadele etmeye çağırınca, biz de bu çağrıya uyduk. Liseyi bitirdikten sonra önce Suudi Arabistan’a daha sonra da Suriye’ye geçtim. Burada Şam Üniversitesi’ne kayıt yaptırdım ve böylece üniversite hayatım başlamış oldu.”

 

Filistinli direnişçilerle aynı safta

 

Filistin davasının kendisi için hep özel bir yer taşıdığını belirten Nur Abdurrahman, bir dönem de Filistinli direnişçilerin İsrail Ordusu’na karşı verdikleri mücadeleye katılır. 1970’li yıllarda Filistin için mücadele eden İslamcı gruplar olmadığı için Yasar Arafat’ın El Fetih Örgütü’ne katıldıklarını belirten Nur Abdurrahman sözlerini şu şekilde sürdürüyor: “1973 yılında Patanili arkadaşlarım Mansur ve Eşari  ile birlikte Lübnan’daki  direniş gruplarıyla ilişkiye geçtik ve İsrail işgaline karşı savaşan Filistinlilere destek vermek için Lübnan’ın güneyindeki  kamplarda eğitim görmeye başladık. Filistinli direnişçilere katıldığımda benim yaşım 24’dü. Bir sene Filistinlilerle birlikte kamplarda yaşadık ve bu süre içerisinde İsrail askeri birliklerine karşı düzenlenen bir çok operasyona katıldık…”

 

Öğrenci hareketi ve 44 günlük gösteri

 

1970’li yıllarda Patanili İslamcı gençlerin, özellikle de öğrencilerin kendi aralarında oluşturdukları bir teşkilat yoktur. Bunu bir eksiklik olarak gören Nur Abdurrahman o yılları şöyle anlatıyor: “1974 yılının sonlarında Şam’da eğitim gören Patanili öğrencileri bir araya getirerek Patani Öğrenci Birliği’ni kurduk. Kongrede yapılan seçim sonucu arkadaşlar beni başkan seçtiler. Öğrenci hareketinin kurulmasıyla birlikte Patanililer arasındaki dayanışma daha da arttı.  1975 yılında Kebir Abdurrahman Tenvira beni Patani’ye gönderdi. Tayland askerleri Patanilileri evde, sokakta, medresede suçsuz yere öldürüyordu.  Tenvira benden  günlerce sürecek protesto gösterileri için Patanilileri örgütlememi istedi. Gerekli çalışmaları yaptık ve Tenvira’nın Patani halkına yaptığı çağrıyla gösteriler başladı. Tam 44 gün  süren bu  gösteri Patani tarihinin en büyük gösterisidir. Bu gösterinin ardından Patani’den ayrılıp Şam’a geldim. Şam’da bir süre kaldıktan sonra da Libya’ya geçtim. 1977 yılında Libya’da okuyan Patanili arkadaşlarımla Başkent Trablus’a Öğrenci Hareketi adına  bir büro açtık.”

 

Libya’daki kamplar ve İran günleri

 

Nur Abdurrahman gençlik yıllarında yoğun olarak siyasi faaliyetlerin içinde bulunmasına rağmen okuma aşkını hiç kaybetmez. Şam’dan Libya’ya geçtiğinde bu sefer de Trablus’taki Davet Üniversitesi’ne kaydolur. Eğitimini Libya’da tamamlayan Nur Abdurrahman daha sonra  İran’a gider. Nur Abdurrahman Libya ve İran günleri hakkında şunları söylüyor: “Libya Hükümeti ile kurduğumuz iyi ilişkiler sonucunda Patanili mücahidlerin eğitim almaları için Libya’da kamplar açtık. Bu kampların çok faydasını gördük. Ben daha sonra Libya’dan İran’a geçtim. O yıllar İran’da İslam devrimi olmuştu ve bu devrim hepimizi çok etkilemişti. Tenvira benden,  İran’da bir büro açmamı ve İranlı resmi makamlar nezdinde görüşmeler yapmamı istedi. Zamanla Ayetullah Muntazari’nin oğlu Ahmet Muntazari ile aramızda iyi bir arkadaşlık oluştu ve Ahmet Muntazari’nin yardımıyla Tahran’da bir büro açtık. Bir gün Ahmet Muntazari beni aradı ve benden, İsfahan’da yapılacak mitingde İranlılara Patani’de Müslümanlara yapılan baskıları anlatmamı istedi. Binlerce İranlının katıldığı mitingde insanlara Patani’yi anlattım. Son derece heyecanlı geçen o mitingi hiç unutamam.”

 

“Tenvira benim öğretmenimdir”

 

Nur Abdurrahman’ın hayatındaki en önemli kişi Kebir Abdurrahman Tenvira’dır. Çocukluk yıllarından itibaren Tenvira’yı tanıyan Nur Abdurrahman kendini Tenvira’nın sadık bir öğrencisi olarak gördüğünü ifade ediyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor: “ Tenvira ile aramızda bir ağabey kardeş ilişkisi vardı. Tenvira okumak için köyünden  çıkıp Yala’ya gelmişti. Babam, Tenvira’yı çok seviyordu  ve ona kalması için evimizin yakınında  bir ev ayarlamıştı. Tek odası olan bu evde kalan Tenvira Yala’da liseyi okuyordu. Ben o zamanlar 7-8 yaşlarındaydım, Tenvira ise 17-18 yaşlarındaydı. Tenvira, fikirleriyle sadece bizim grubumuzu değil, Patani’deki bağımsızlıkçı bütün direniş gruplarını etkiledi. İran’da, Libya’da, Şam’da, Avrupa’da bürolar açarak Patani’de yaşananları dünyaya duyurmaya çalıştı. Ayrıca yüzlerce Patanili genç, Tenvira’nın sayesinde Ortadoğu ve Avrupa ülkelerinde eğitim görerek Patanililerin  eğitim seviyesini yükselttiler. Benim de Patani dışına çıkıp eğitim görmem Tenvira’nın teşvikleri sayesinde oldu. O, hem  Patani’deki İslami hareketin kurucularındandır; hem de Patani’deki kültürel devrimi başlatan kişidir.”

 

62 yaşındaki cesur savaşçı

 

Geçen hafta Şam’ı ziyaret eden Patanili Müslümanların yeni lideri Nur Abdurrahman, ilk olarak “öğretmenimdi” dediği Kebir Abdurrahman Tenvira’nın Tel Mezarlığı’ndaki kabrini ziyaret etti. Tenvira’ya yaptığı ziyaret esnasında son derece duygulandığına şahit olduğumuz Nur Abdurrahman’a Şam’da yaşayan Patanili mülteciler de büyük ilgi gösterdiler. Nur Abdurrahman Patanili mültecilere yönelik yaptığı konuşmalarda özellikle şu mesajı verdi: “Ben Budist Tayland Yönetimi’nden korkmuyorum, siz de korkmayın. Özgürlüğü olmayan, toprakları ve evleri elinden alınan insanın en büyük silahı cesaretidir. Eğer Patani’nin  özgür olacağına bütün kalbimizle inanırsak, ancak o zaman Budist Tayland Ordusu’nu vatanımızdan çıkarabiliriz. Sizden Patani’nin özgürlüğüne inanmanızı ve cesur olmanızı istiyorum.”  Şam’da ayrıca Hamas, İslami Cihad Hareketi, Moro Ulusal Kurtuluş Cephesi gibi direniş gruplarının temsilcileriyle de görüşmeler yapan Nur Abdurrahman en büyük hedefinin Patani’yi tıpkı Filistin gibi dünyaya duyurmak ve Patani meselesine İslam Dünyası’nın sahip çıkmasını sağlamak olduğunu söyledi. Şam-ı Şerif geçen hafta Asyalı bir misafir ağırladı. Ben de bu vesileyle dinini, vatanını tutkuyla seven; özgürlüğe, hürriyete büyük önem veren 62 yaşındaki cesur bir adamı yakından tanımış oldum. Yolun açık olsun Nur Abdurrahman…

FİRAK’TAN BUGÜNE SÖZÜN ERİMİ

Perşembe, 28 Ocak 2010

Kendisinden bahsederken “Profesyonel değilim, usta değilim, iddialı değilim. Bir sorumluluğu yerine getirmek üzere yazıyorum. Kendime özgü bir tarzım var. Her konuda yazabilecek bir yeteneğim yok,” diye vurgulamadan edemiyor. Yazmak onun için bir sorumluluk ve bir iletişim biçimi. Yitik bir dilin peşinde. Susturulmuş bir dille yeniden konuşmaya başlamanın davasını güdüyor. Global şirketlerin empoze ettiği istila diline karşı kadim hakikatten beslenen dili konuşuyor. Kuşaklardır değişmez diye empoze edilen statükonun diline de aynı dil ile karşı çıkıyor Müftüoğlu. Ancak onun için söylenemeyecek bir söz var ise o da yitik bir dilin nostaljisini yapmaya çalışmasıdır. Geçmişe marazi bir özlem duymuyor Atasoy Müftüoğlu. Tam tersine zamanın ve mekânın emanet edildiği bugün yaşayan bir insanın sorumluluğuyla yazıyor ve konuşuyor. Kadim bir dili bugünün kelimeleri ile dillendiriyor ve çağrısını sürekli tekrar ediyor: “Gelin Tanış Olalım.” Vakti Kuşanmak da zaten bunu gerektiriyor. 

   

TERCİHLERLE İLERLEYEN HAYAT

 

Atasoy Müftüoğlu, 1942 yılında Trabzon’un Çaykara ilçesi Yukarı Kumlu Köyü’nde doğdu. Babası merhum Ahmet Vehbi Efendi bir köy imamıydı. Ona İslamî eğitim veren ise merhum Kafiye Hanım oldu. Çocukluğundan itibaren Sebilürreşad, Büyük Doğu, Diriliş ve Millet gibi düşünce çevreleriyle tanışan Müftüoğlu, 1960’lardan itibaren Büyük Doğu ve Yeni İstiklal dergileri ile Yeni İstanbul gazetesinde yazmaya başladı. Aralarında Diriliş, Mavera, Edebiyat gibi dergilerde ve gazetelerde yazdı Müftüoğlu. 100 civarına ulaşan bu dergileri saymak için bu sütunlar yetersiz kalır. Yine de biz Yeni Devir, Yeni Şafak, Selam, Vuslat, Umran ve Bilge Adam’ı da eklemekle yetinelim. Gelin yine onun kitaplarının isimlerinden ilham alalım. ‘Bunca Tuğyan Bunca Issızlık’ yaşayanların, ‘Yeni Bir Tarih Şafağı’na olanların, ‘Onurumuzla Yaşamak Elimizdedir’ diyenlerin, ‘Düşsel Ufuklardan Gerçek Ufuklara’ iltica edenlerin ve ‘Tevhidi Gerçekliğin Işığında’ bilinç ışıklarını yakanların yoldaşıdır Atasoy Abi.

Lise eğitimini yarıda bırakmayı tercih eden Atasoy Müftüoğlu, zaman zaman vekil öğretmenlik yaptı. Eskişehir Belediyesi’ndeki 14 yıl memuriyetin ardından, sakalını kesmemeyi tercih ettiği için Yazı İşleri Başkatipliği görevine son verildi. 1976 yılında Fatma Kantar Hanım ile evlenen Atasoy Müftüoğlu’nun Yusuf Sait, Mehmet Benna ve Ahmet Mennan isimli üç oğlu dünyaya geldi.

 

DERGİLER SOHBETLER KONFERANSLAR

 

1966 ile 1980 yılları arasında Diriliş, Edebiyat ve Mavera’ya destek olmak amacıyla yurt çapında bir dizi gezi yapan Atasoy Müftüoğlu’nun dergilere çok emeği geçti. Galip Öztürk bu emeği şu cümlelerle ifade eder: “Pek çok dergi, gerek kuruluş aşamasında gerekse bir darboğaza girdiğinde yazı talebinde bulunmuşlar veya okuyucu ve abone için yardım istemişlerdir. Pek çoğu daha sonra işleri yoluna girdiğinde bir daha aramaz olmuştur. Bunları bildiği halde, bir çoğuna gerek yazı gerekse abone konusunda elinden gelen desteği esirgememiştir.”

1980 sonrasında onu bir dizi yurt dışı konferansında görüyoruz. İngiltere’de, İran’da, Pakistan’da, Hindistan’da, Almanya’da, İsviçre ve Fransa’da düzenlenen konferans, seminer ve sohbetlerde yer aldı. 1988’de Londra’da düzenlenen “Harameyn’in Geleceği” bunlardan sadece biri idi.  Onun temel meselesi yaşadığımız olağanüstü dönemi okumak ve İslami bir perspektif içinde anlamlandırmak. Nedir bu olağanüstü dönem? Ali Görkem Userin’in sorusunu yanıtlayan Atasoy Abi’ye kulak verelim: “Bugünün dünyası; ırkçıların, faşizmlerin, ayrımcılıkların, ideolojik tutkuların, işgallerin, katliamların, soykırımların, vahşetin, hukuksuzluğun, vicdansızlığın, adaletsizliğin, zulmün, işkencenin keyfî bir biçimde sürdürülebildiği; küstahça savunulabildiği, sıradanlaştığı, sorgulanamaz/yargılanamaz bir noktaya geldiği bir dünyadır. Bugünün dünyası, farklı kültür ve uygarlıklara kapalı olduğu gibi, her farklıyı bir alt kategori olarak gören, bu farklılıklarla savaşan bir dünyadır. Bugünün dünyasında siyaset/kültür/sanat ideolojik saplantılar tarafından yönlendirilmektedir. Bugünün dünyasını temsil eden küresel kurumlar da, adaletsizlik, eşitsizlik, sömürü ve baskı üretmektedir. Bugünün dünyası gerçek anlamda olağanüstü bir dünyadır, böyle bir dünyada bizler, olağan bir dünyada yaşıyor gibi yaşamaya devam edemeyiz.”

 

BÜROSU BİR MEKTEP GİBİ

 

Uzun yıllardır aksatmadan gittiği bürosu, gençlerle buluştuğu, sohbet ettiği, kitaplar okuduğu, yazılarını kaleme aldığı bir adres oldu. Nitekim Müftüoğlu, www.dunyabizim.com sitesine şu açıklamayı yapmıştı. “Gençlerle protokolsüz ilişkilerimiz var. Büro’ya gelmek için randevuya ihtiyaç yok. Eskişehir’de bulunduğum günlerde bütün saatlerde büromuz ziyaretçilere açık. Bu öğretim yılında, geçen yıl başlattığımız bir programı sürdürüyoruz. Programımızın adı: “Yeni başlayanlar için yeni bir çerçeve” adını taşıyor. Bu yeni çerçeve, Muhammed Esed’in Kur’an Mesajı (İşaret Yayınları), Mevlana Mevdudi’nin Tercümanül- Kur’an’ı (İnkılab Yayınları), İsmail Raci Faruki’nin Tevhid’i (İnsan Yayınları) yine İsmail Raci Faruki’nin İslam Kültür Atlası (İnkılab Yayınları) gibi kitaplardan oluşuyor. Gençlerin; bu kitapları özümseyerek, bir ahlaka/bilince/tavra/tarza dönüştürerek, bu kitaplardaki çerçeveleri yaşanılır kılıncaya kadar okumalarını istiyoruz. Bu kitaplar hakkında kendileriyle konuşuyoruz. Bu öğretim yılında 100 civarında arkadaşımıza bu kitapları kazandırdık.” Bürosu bir mektep gibi derken, esasen hata ettiğimin de farkındayım. Zira cümlede yer alan ‘gibi’ kelimesi fazlasıyla lüzumsuz…

 

BEN DEĞİL BİZ

 

Çok az ben diyen bir insan Atasoy Müftüoğlu. Kendisiyle yapılan söyleşilerde, anılarından bahsettiği vaki değil. Hatıratıyla ilgili soruları “Bunlar oldukça zengin anılar yığını olarak yüreğimin bir yerinde, hafızamın bir yerlerinde benimle birlikte ömür tüketiyorlar.” cevabıyla geçiştiriyor. Onun kurduğu cümlelerin öznesi daha çok ‘biz.’ Öznesi ‘ben’ olan cümleleri bile esasen ‘biz’i gözeterek, ön planda tutarak kurulmuşlar. İşin bir başka cephesi armağan kitapta onun hakkında yazanlar da pek hatıralardan, anekdotlardan bahsetmemiş. Bu belki hallerin sirayet etmesinden belki de Atasoy Abilerinin hatıra konusundaki tavrına saygılarından kaynaklanıyor.

Zaten tam da bu yüzden sözü uzun menzillidir. Belki de sözü Atasoy Müftüoğlu’nun işte o cümlelerinden biri ile noktalamak en doğrusudur: “Benim yazılarım, konuşmalarım, çabalarım bir çağrıdan başka bir şey değildir. Ben yazarak hayatın değiştirilmeyeceğini biliyorum. Ben kendimizi yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini, birkimimizi, duyarlılığımızı, yüreğimizi, özlemlerimizi, dostluk ve düşmanlıklarımızı yeniden gözden geçirmemizi istemekteyim. İçimizi dolduran duygular, öfkeler, hazlar, gerilimler, muhalefet ve muvaffakatlar ilahi kaynaklı mı, değil mi, bunları bir gözden geçirmek istiyorum.”

Ya kendine gel ya da bize gidelim

Perşembe, 21 Ocak 2010

yusufNijerya’da bulunduğum günlerdi. Bize rehberlik eden arkadaşlarımız Kurban Bayramı namazını ülkenin ‘Müslüman elit’inin kıldığı Merkez Camii’nde kılmamızı öneriyordu. Biz de gittik. Kapıdaki polis, siyah olmadığımızdan olsa gerek, burada Müslümanların ibadet ettiğini anlatmaya çalıştı bize. Biz de, Müslüman olduğumuzu anlatmaya çalışarak adımızın Yusuf, Fatih (Ketancı) ve Selim (Şevkioğlu) olduğunu söyledik. Pasaportlarımızı istedi, uzun uzun baktı. Ama yine de bizi almadı içeriye. Neyseki çok yakında bulunan Mısırlılara ait bir camiye giderek kıldık bayram namazımızı.

İSRAİL’E BİR ALKIŞ…

Perşembe, 21 Ocak 2010

yakın-tarihUzun zamandır halk nezdinde, son yıllarda da devlet düzeyinde İsrail’e karşı alınan tavır, sanki başından beri böyleymiş gibi bir izlenim ortaya çıkardı. Hâlbuki Türkiye’nin, henüz 60 yıllık tarihi olan İsrail ile ilgili politikaları ve insanımızın bu ülkeye bakışı her zaman aynı olmadı.  Dünyanın değişik bölgelerinden (1920-30’lu yıllarda) Filistin topraklarına gelip yerleşmiş olan Yahudilerin İsrail Devletini ilan ettikleri (14 Mayıs 1948) tarih; Türkiye’nin, 2. Dünya savaşı sonucuna göre şekillenen dünyadaki yerini belirlemeye çalıştığı zamana denk gelmişti.

İnsanların ve cinlerin meçhul üstadı

Perşembe, 21 Ocak 2010

siyah-kalem“Bilinmeyen şeyler hep muazzam görünür” demiş Roman Tacitus. Muhammed veya Mehmet Siyah Kalem Efendinin eserleri de böylesi gizemli bir muazzamlığı tasvir ediyor. Tam olarak bilinmeyen bir tarihte, 15 ya da 16.yy’da, yine bilinmeyen bir yolculuk sonunda Orta Asya’dan getirilip Osmanlı Arşivlerinde derin bir uykuya yatırılan bu bir dizi resmin sırrını hala daha çözebilmiş değiliz.  Siyah Kalem Efendinin resimleri saklanmış ama gereken özen gösterilmemiş saklanırken. Rulolardan kesilip düzenlendiği için anlatımının bütünlüğü kaybolmuş. Tamamen yıpranmış ve silikleşmiş olanların ne söylediğini anlamak da mümkün değil artık.

‘Düşünmek’ İman Edince Düşmez!

Perşembe, 21 Ocak 2010

nihatDüşünmek, insani bir ameliye…

Bir Müslüman açısından, hakikatin derununa muttali olabilmenin vazgeçilmez tariki…

Müslüman olmayan için düşünmek, kelimenin tam manasıyla ıstıraptır!

Zira hakikatin bilgisinden yani hikmetten mahrum bir zihin için düşünmek, okyanustaki bir sandalın azgın dalgalarla boğuşmasından farksızdır.

Felsefeciler için düşünmek, doğruya varabilmenin yegâne yolu…

Oysa Müslümanlar için düşünmek, doğruyu hayatlarına tatbik edebilmenin en muhkem vasıtası…

Yani bir manada felsefecinin hedef noktası, Müslüman’ın, ‘Bismillah!’ dediği ilk menzil…

‘Bir damla bal için bir çuval keçiboynuzu çiğnemek’ ne ise, hakikatten habersiz düşünüşün de mahiyeti o dur…   

Deyim tam yerinde esasen…

Sonuçta bir damla bala ulaşılabilinir ama bir çuval keçiboynuzu çiğneme eziyeti kaçınılmaz…

Çamların devrilmesini önleyen adam: Natuk Baytan

Perşembe, 21 Ocak 2010

natukBir gün İsveçli ünlü yönetmen İngmar Bergman ile Öztürk Serengil karşılaşırlar. Bergman, Serengil’e, “Kaç filmde oynadığını” sorar. Serengil “Dört yüz film” der. Bunun bir çeviri hatası olduğunu sanan Bergman bir daha sorup gene aynı cevabı aldığında, “Yahu insan hayatında o kadar fotoğraf çekemez. Sen nasıl oynadın?” der. Serengil daha sonra meşhur aksanıyla olayı şöyle aktaracaktır: “Beş yüz diyecektim de adam kalpten gider diye korktum.”

Elleri bağlı mıyam, dil bilmez dağlı mıyam?

Perşembe, 21 Ocak 2010

monşerlerBüyükelçimize layık gördüğü koltuğu konuşladığı yer alçak olan İsrail, bu hareketiyle millî gayretimize giran gelen bir skandala imza attı. “İsrail İsrailliliğini yapacak” desek de, tam bir “pardon” kıvamında olmamasına rağmen gene de iş gören özürle müteselli olsak da, bu bize “Harici”yedeki “dil problemi”ni unutturmamalı. Öyle diplomatlar görmeliyiz ki; hem gittikleri ülkenin bilinen anlamıyla dilini bilmeli, hem de bir büyük tarihe yaslanan ülkenin temsilcisi olduğunun idrakine yakışan bir “dil”e vakıf olmalı.

Maç TRT’de izlenir!

Perşembe, 21 Ocak 2010

kekremsiHer maçta istisnasız “Maç TRT’de izlenir” yazılı bir afişle çıkan grup olur.

Adamlar afişi böyle göze parmak sokarcasına sallarlar. “Bakın hele ne yazdık.”

Ardından bir ton afiş arasından kameraman bulur onu çeker. Benim anlamadığım,

madem TRT’den izleniyor, sen niye stadda izliyosun maçı. Heralde ki

Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu onlara bu afişi göstersinler de reklamımız olsun diye beleş bilet veriyor.

“BEN YAPMADIM MİKİ YAPTI”

Perşembe, 21 Ocak 2010

kılıçarslanFeride Çiçekoğlu’nun yazdığı Tunç Başaran’ın 1989 yılında çektiği güzel film “Uçurtmayı Vurmasınlar” ı izlemeyen var mıdır bilmem? Hapishanenin kadınlar kısmında geçen filmin esas oğlanı 5-6 yaşındaki Barış, “gene mi altına yaptın?” sorusuna her seferinde donundaki Mickey Mouse karakterini gösterip aynı cevabı verir: “Ben yapmadım, miki yaptı.”

İsmini vermek istemeyen bir peygamber

Perşembe, 21 Ocak 2010

ibrahimRakamların kelimelerden daha dikkat çekici olduğu zamanımızda bile, 124 bin peygamber hesaba katılmıyor. Bir şeylerin eksik olmasının nedeni, belki de 124 bin peygamberin hesaba katılmamasından kaynaklanıyor.

İslamcı Edebiyatın Düzeni

Perşembe, 21 Ocak 2010

hüsrev4 Ocak Tarihli Milliyet’te, Hürriyet yazarı Özdemir İnce Bey’e göre  “genç kuşak gazete yazarlarının belki de en donanımlısı olan” Kadri Gürsel , “İslamcı” adı takarak ötekileştirdiği kişilere şöyle bir öğütlü balans ayarı çekmiş: “Kısacası, cemaatlerinizden kurtulup, biat ve icazet kültüründen kendinizi azat ederek özgür bireylere dönüşmediğiniz sürece, kültür ve sanat alanında yaratıcı olmanız mümkün değildir.” Bu balans ayarını Özdemir İnce, yerinde bir ince ayar sayarak  “bari kaportayı da ben düzelteyim” diyerek çekici eline almış. Fakat içerdeki Müslümanların kaportasını düzeltmek istemediği anlaşılıyor Özdemir Usta’nın. Çekiç değil balyoz kullanıyor. Bilmiyor ki, balyozladığı aracın içindeki Müslümanlar çoktan dışarıdalar ve kendini solcu sayanlarla değil, gerçek hümanist veya Marksistlerle çoktan dostluk ilişkilerini sürdürüyorlar. O’nun  “İslamcı” diyerek küçük gördüğü gençlerin dergilerinde artık Nazım Hikmet’ten, Turgut Uyar’dan, Ece Ayhan’dan bahsediliyor. Özdemir İnce’nin sandığı gibi küfürle de bahsedilmiyor; övülüyorlar üstelik. Özdemir İnce, bu asil ve necip filozof, makalesine devam ederek diyor ki, ”Mahşere kadar tartışsalar sorularına, sorunlarına  bir yanıt bulamazlar. Sorunlarının yanıtını ben yazayım. Herhangi bir dine ve efendiye biat ederek şair, yazar ve sanatçı olamazsınız. Dinin ve efendinin otorite ve egemenliğini reddedeceksiniz. Ama önce sorgulayıp tartışacaksınız. Tanrı ve efendi ile şirk koşmadan yaratıcı olunamaz. Tektanrılı (monoteist) dinler çoğulcu özgürlüğü kabul etmezler. Tek Tanrılı dinler insan bedenini, aklını, doğayı, doğanın  diyalektiğini de kabul etmezler. İslamcı Müslüman şair ve yazarlar kör, sağır ve dilsizdirler. Beş duyularını kullanmazlar. Hiçbir derinlikleri olmadığı gibi, serbest dalma denemesi yapacak dalgıç da değildirler. Kutsal olan, krapon kağıdı ile yapılmış bir çiçektir. Kutsalı yok etmeden şair olunmaz! Laik ve ladini olmadan da olunmaz. Geleneğin çevresinde mahsere veya ding beygiri gibi dönüp dururlar. Koşumlarını kırıp merkezdeki kara deliği göremezler. Ayrıca eleştiri gelenekleri de yoktur. Eleştiri oklarını başta Nâzım Hikmet olmak üzere laik ve cumhuriyetçi yazarlara yöneltirler, ama sıradan bir şair olan Necip Fazıl Kısakürek’in takır tukur yavan şiirine toz kondurmazlar. Çünkü kendilerini eleştirme erdeminden yoksundurlar.”

Sivil faşizm!

Perşembe, 21 Ocak 2010

gayberiBu lafı diline dolayanların, toplum üzerinde yaptığı baskı sivil faşizmin ta kendisidir. Bugüne dek Başbakanları, bakanları asan, partileri kapatan, belediye başkanı ve vekilleri hapse atan, yaşını büyütüp 17 yaşındaki çocuğu idam eden, 40 bin kişiyi işkenceden geçirip dağa tırmandıran kim? Sivil diktatörlük mü, sivil faşizm mi? Bugüne dek halkın seçtiği hangi iktidar sivil vesayet oluşturdu? ‘Açık oy-gizli tasnif’in sahibi Halk Partisi’nden biliyorlar zahir sivil faşizmi? Asıcı güc’ün boşluğunu kimin dolduracağını merak ediyorlar bir de! Boşluğu adalet, demokrasi, insan hakları, merhamet doldursa daha iyi değil mi? Dediğim gibi suskun kalan, adına millet dediğimiz “Derin kitle”nin gündemi sivil dikta değil. Önceki yıl hatırlarsanız “Malezya mı oluyoruz?” diye tutturmuşlardı. Onu da iplemedi millet. Ama bu kez milletin avucu fena kaşınıyor valla. Konuşun konuşun…

Her an bağımlı olabiliriz !

Perşembe, 21 Ocak 2010

bağımlılık“Bağımlılık” denildiğinde ilk aklımıza gelen uyuşturucu madde ve alkol kullanımı olur genelde. Oysa bilinen bu iki tür dışında çok sayıda bağımlılık türü var. Ve farkında olmasak da her birimiz ciddi anlamda bağımlılık potansiyeli taşıyoruz. Kimimiz yemek, kimimiz internet, bazılarımız insan bağımlısıyız… Peki neden bir şeylere ‘bağımlı’ oluruz? Bağımlılık bir tercih midir yoksa hastalık mı? Tüm bunları ülkemizdeki ilk ergen bağımlılık uzmanı olan Dr. Jale Kerimol Johnson’a sorduk.

BİR KİTABIN ‘YOL’ HİKÂYESİ: NİSÂBÜ’L- MEVLEVÎ

Perşembe, 21 Ocak 2010

atakan-yavuzBiliyorum ki bu sayfaları merhum Rus şairi Osip Mandelştam’a ayırmıştın. Sürgünde ölen ve şiirleri karısının ezberinde yok olmaktan kurtulan bu şairin hayatı da bir sâlik, bir yol ehli için elbette kıymetlidir. Eğer ki güneş hâlâ sırmalı elbise giymekte ise şairlerin de bunda payı vardır.  Ancak sana hikâyemi anlatmama müsaade et. Çünkü bu vadide rehbersiz yol alamazsın. Manâ ayağını tut ki suret serkeştir…

Ben Nisâbü’l- Mevlevî. Senin kütüphanene gelmeden evvel yüzlerce kütüphanede, sahafta, medresede; binlerce rafta, rahlede konakladım. Sana tavsiyem yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürü. Senin geçtiğin kapılardan, yürüdüğün vadilerden daha önce padişahlar, âlimler, dervişler geçti. Bir kısmı yeryüzünde bir kısmı gökyüzünde meşhurdur onların.    

Seyretme, seyirci kalma!

Perşembe, 21 Ocak 2010

Modern cinayetler çağında yaşıyoruz kardeşim. Öldürmek artık çok boyutlu.

Çok boyutlu ölümlere hayır, kardeşim. Bu hayat benim. Kısa parçacıklarına dahi olsa hayatıma müdahale edilmesini istemiyorum.

Eskiden bir kere ölürdü insanlar. Modern insan binbir kere öldürülüyor kardeşim. Elinden alınmış her an, modernizme teslim ettiğin her an hayatına bir son veriştir. Bilincinin, yüreğinin, vicdanının uyuşturulması amansız bir ölümdür.

Modern dünya ve şeytan… Ne farkı var. Ah, şeytan ne kadar da bilimdışı bir kelime! Nasıl da uyumlu bir şekilde ateşe taşıyorlar bizi. Nasıl da keyifli gidiyoruz ateşe.

‘Ateş? Var mı öyle bir yer?’ dedirtiyor içimizde bir ses değil mi?

Cehenneme taşıyan araçlar ne kadar da eğlenceli görünüyor. Ve Hakkın temsilcisi misyonunu yüklenenler ne kadar da sıkıcı, dar kafalı ve zevksiz görünüyor…

Sözü sinemaya getirmek derdindeyim. İğrenç bir sömürü. İğrenç ama takındığı maske ne kadar da müthiş, etkileyici, eğlenceli değil mi?

Vizyona giren filmler nedense hep güzel değil mi? Macerası, ironisi, gerilimi, bilim-kurgusu, cinselliği ile… Gerçi siz cinselliği için seyretmiyorsunuz canım. Hatta bazen rahatsız da oluyorsunuz, utanıyorsunuz değil mi. (Pardon sinema alışkanlığına kapılmadan önceki ilk filmlerde mi kaldı dediniz bu utanma duygusu?! Sonrası kanıksadınız mı cinselliği?! Yadırgamaz mı oldunuz öyle şeyleri?) Ama şeytan sadece cinsellikte gizli değil ki! Sana  hakiki güzelliği unutturan her güzelliğe şeytan bulaşmamış da ne yapmıştır?! Sana hakikati unutturan güzellik lanetlik değildir de nedir?! Modern çağın Hasan Sabbahlar’ının uyuşturucu hapları ne kadar da zevk verici, ne harika bir hızla yayılıyor, nasıl da sınır tanımaz, ne kadar da global!