
Ülke savaştan yeni çıkmıştı. Yeni bir ulusun, yeni bir devletin hatta yeni bir kültürün temelleri atılıyordu Anadolu’da. Giyim kuşamdan yazıya, müzikten dile, hukuktan sanata, konutlardan kentlere, her alanda batılı bir toplum, batılı bir ülke olunacaktı. Hem de mümkün olduüunca çabuk…
Başlangıçta hayalimiz Muasır medeniyet sonrasında elbette ‘‘Küçük Amerika’’ olmaktı. Ama söz konusu modayaysa yönümüz tekti: Avrupa. Sokaklar, kentler, yazılar değişiyordu değişmesine ama bunlar üstümüze de oturmalıydı. Devlet bir gün olup bu işlerden elini çektiğinde yeniden eski halini almayacak kadar güçlenmeliydi tarz – hayat. Bunun da tek bir çaresi vardı. Herkesin hayallerini değiştirmek…
Hayaller kadınları sever; ilkin kadın değişmeliydi, uygarlıkların rahmiydi o. O değişince erkekler ve çocuklar elbette değişirdi. Kadının önceliği evlenmek, çoluk çocuk sahibi olmak değil de ‘Batılı modern kadın’ haliyle eş ve anne olmaktı; ve elbette iş yerinde, salonlarda boş kalan yerini doldurmalıydı. Türk kadınını modernleştirmek için, bizzat devlet eliyle ecilen çalışmalar başlatıldı. Atatürk’ün de direktifleriyle, 1933’de 8 genç bayan Avrupa’ya gönderildi. Bu genç bayanlar, devlet bursuyla gittikleri Brüksel’de, moda eğitimi alacaklardı. Onlar geri döndüğünde öncü eğitmenler olarak değişime büyük katkıları olacaktı. İstenilen de oldu. Kızlar geri döndüğünde Avrupalı kadını Anadolu’ya getirdiler. Yani naylon çoraplı, şapkalı, kısa elbiseli, kırmızı rujlu olarak…
Değişim sanılandan daha hızlıydı. Pantolon askıları yerlerini kemerlere bırakmıştı bile. Bereler, şortlar, pijamalar, yüzme ve güneşlenme mayoları ise artık modernliğin simgesi olma yolundaydı. Kadınlar o zamana dek özenle uzattıkları buklelerini makaslara feda ediyor, saçlarını dönemin meşhur bir tarzı olan ‘‘a la garçon’’ şeklinde kestiriyorlardı. Yanık ciltler, plajlar, sağlıklı bir görüntü ve spor yapmak oldukça modaydı. Moda kentte, sokakta, köyde her yerdeydi… Avrupa’daki moda dergilerinden de eksik kalmadık. L’Officiel, L’Art et la Mode, La Femme Chic, Vogue, Jour de France, Collection gibi dergiler artık kadına yol gösteriyordu.
Değişim tabanda tutmalıydı. Bu yüzden şehirli ve modern olmasını istediği genç kızları bilhassa köylerden toplayarak kız enstitülerinde yetiştirmeye başladı devlet. Planı pekiştirmek ve değişimi devami kılmak için enstitülerden sonra bu kızları şehirde tutacak bir şeye ihtiyaç vardı. Yani Olgunlaşma Enstitülerine… Bu okullarda aynı enstitülerde olduğu gibi biçkiden dikişe, modadan teknolojiye pek çok ders verilecekti. En çok da moda! Tüm bu ihtiyaçlar Türkiye’ye farklı bir dünyanın kapılarını açmakla kalmıyor, ayrıca Cumhuriyet kadınını da yetiştiriyordu. Değişimi tüm dünya izliyordu.
‘Devlet Modası’
1945 yılında ilk Olgunlaştırma Enstitüsü İstanbul’da açıldı. Genel bir lise öğrenimin görüldüğü Kız Enstitüsü’nden sonra sınavla girilecek bu okul, üniversiteye denk bir eğitim verecekti. Atılan adımlar sayesinde İstanbul sosyetesinin ayağı Olgunlaştırma Enstitüsü’ne alıştı. Şimdiki hedef Ankara’daki devlet erkânının eşleriydi. Plan eksiksiz işlemeye devam ediyordu.
Sophia Loren’den Prenses Süreyya’ya
1958’de Ankara Şerife Uludağlı Olgunlaşma Enstitüsü açıldığında, bir devri etkileyecek moda akımı artık ciddi bir mesafe katetmişti. Mevhibe İnönü, Melehat Saka, Özden İnönü Toker, Memduha Satır, Kamile Erim gibi isimler bundan böyle Olgunlaştırma Enstitülerinden giyinecekti. Bu ‘moda’ tüm ülkeyi kısa sürede etkiledi. Başbakanın ve bakanların eşlerinin kıyafetleri her genç kızın konuştuğu bir konu oldu. Ne de olsa Paris sokaklarında salınan kadınların bir kısmı artık Çankaya civarında ikamet ediyordu. Enstitüler ülkenin her yerinden kostüm siparişleri almaya başladı.
Artık yerleştirilmiş bir moda kültürü vardı. Yıllar geçiyor, resmi devlet ziyaretlerinin bir bölümü Olgunlaştırma Enstitüsü’nün hazırladığı defilelerle süsleniyordu. Son İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin eşi Prenses Süreyya, Şah’ın Süreyya’yı saf dışı bıraktıktan sonraki eşi Ferah Diba, dönemin ünlü yabancı mankenleri ve hatta Sophia Loren bile Türkiye ziyaretlerinin bir ayağını da enstitülere ayırıyordu. Modanın kalbi Ankara’daydı. Ama her yükselişin bir düşüşü de vardı. 60’lı yılların sonunda kımldayan öğrenci hareketleri ile birlikte moda ülke gündeminden düşmeye başladı. Ve tabi Olgunlaşma Enstitüleri de.
50. yılda Atatürk’e şükran
1973 yılında Olgunlaşma Enstitüleri’nin belki de son kez yükselişe geçiyordu. Cumhuriyet’in 50. Yılı için hazırlanmış bir kostüm o döneme damgasını vuracaktı. ‘Atatürk’e şükran’ isimli kostüm Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerle değiştirdiği Türk kadınını temsil ediyordu. Kıyafet, sahneye çıkan modelin üzerinde önce bir çarşaf izlenimi bırakıyordu. Fakat ansızın manken üstünü çıkartıyor ve altında işlemeli bir gece elbisesi ile yürüyüşüne devam ediyordu. İzleyiciden büyük tepki alan kıyafet o günlerin gazetelerinde uzun süre yer alacaktı. Kıyafetin tasarımcısı Yümniye Akbulut ise ‘Şıklığın Resmi Tarihi’ adlı kitabında, o günkü gelişmelerden sonra dönemin gazetecisi Ümit Deniz’den 12.000 liralık bu kıyafet dolayısıyla evlenme teklifi aldığından bahsedecekti.
80’lerde ise artık hazır giyim ülkede yeni bir trend oldu. Terziler, kumaşlar, Olgunlaşma Enstitüsü’nden çıkan giysiler rafa kalktı. Yurtdışında moda eğitimi alan pek çok insan Türkiye’de ‘haute couture’ (kişisel beğeni) anlayışıyla moda evleri açtı. Kadınlar klasikleşmiş enstitü çizgilerini değil bu yeni moda evlerini tercih ediyordu. Bir döneme damgasını vuran Olgunlaşma Enstitüleri, kendi elleriyle büyüttüğü moda yüzünden sahneden yavaşça çekilmek zorunda kaldı.
Hükümet değişir, müşteriler değişir
Adalet Partisi iktidara gelir gelmez değişen müşteriler, 1960’lara gelindiğinde darbe ile yeniden değişti. Ankara’yı terk eden Demokrat Partili hanımların yerini asker eşleri almıştı. Zaman da değişse, hükümet de devrilse Olgunlaştırma Enstitüsü modayı geliştirmeye devam etti. Olgunlaşma enstitülerinin müşterilerini de yaşanan siyasi değişikliklerle bir çırpıda değişmeye devam edecekti.
Ve moda Türkiye’ye gelir
*Yıl 1938, bir zamanlar erkek serpuşu olan fes, kadın modasına girdi.
*Yıl 1940; Naylon çorap kadın giyiminin en önemli parçası oldu.
*Yıl 1950; Pilili etekler, ütü gerektirmeyen ‘‘yıka ve giy’’ gömlekleri, gardıroplardaki çeşitliliği arttırdı.
*70′li yıllar, giyimde başkaldırı ve pervasız görünümü sergiledi.
*80′lerde köyden kente göç, modayı derinden etkiledi.
*1980-2000 dönemi imaj çağı olarak tarihe damgasını vurdu.