‘Dosya’ kategorisi için Arşiv

“Modern Türk şiiri yeniden kuruluyor!”

Cuma, 12 Şubat 2010

baki

 

 

 

 

 

 

 

Yakup Öztürk

 

Yıllık bahsine geçmeden önce, sizden son birkaç yıl içindeki Türk şiirini değerlendirmenizi istiyorum. Farklı şiir anlayışları dergilerde görülüyor. Neo-epik şiir, deneysel şiir, imgeci şiir… Bu arada haiku ağırlıklı düşünüp yazanlar da var… Siz bugünün şiirini nasıl yorumluyorsunuz?

İkibinlerin başlarından  itibaren senin de belirttiğin gibi bazı yeni şiir anlayışları şekillenmeye başladı. Yeniliklerin bu yıllarda gözle görülür olmaya başlamasının nedenlerinden biri, daha önce bir yazımda da belirtmiştim, 1980 Kuşağı şiirinin artık miadını doldurmuş olmasıdır. Cemal Süreya’nın kullandığı kavramlarla “azalan verimleri” nedeniyle 1980 Kuşağı şiiri günümüzde aşılmış bir dönemi gösteriyor.Kuşak olarak da, şiir anlayışları olarak da böyle bu… Yani günümüzde kabaran şiire baktığımızda genç şairlerin 1980’lerdeki gelenekçilik algısına uzak durduğunu görüyoruz. Aslında 1980’lerin geleneğe ille de bakma algısını azaltan biz birkaç şair olduk. Bir kopuş yarattık 1990’ların sonlarından itibaren. Günümüzde kabaran yenilikler de bizim açtığımız yoldan geldi ve farklı şekillerde kendini ortamla, yenilikle sınadı. 1980 Kuşağı şiirinin artık belli bir noktadan sonra tıkandığını, o dönem şiirinin ustalarının yenilik ve tazelik taşıyan bir şiir ortaya koymakta zorlandığını görüyoruz. Bir metal yorgunluğu yaşıyor gibiler. Tabii bu yorgunluk ve tıkanıklık, belli bir olgunlaşmayı izliyor, bunu da kabul etmek lazım. Tıkanan noktalardan sonra farklı şiir anlayışları ortaya çıktı. Peki biz ne yaptık da böyle oldu? Bir kere boş çığırtkanlık yapmadık. Bağırıp çağırarak, sövüp döverek değil kendi şiirimizi yazarak eskittik 1980’leri. Günümüzde uç veren anlayışların hepsinde de ayrı ayrı yetenekli, yaratıcı arkadaşlar var, atak yapan genç şairlerin çıktığını görüyoruz. Şu anda çok canlı, çok yönlü, çok diri bir şiirin kurulmakta olduğunu görüyoruz. Diyebiliriz ki modern Türk şiiri yeniden kuruluyor. Son birkaç yıldır bunun izlerini görüyoruz.

‘Adım Nizam, Tanımam İntizam’

Çarşamba, 03 Şubat 2010

yakın-tarih

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Ordu, politika yapar mı?

-Yapar. Ordu, zaten politik bir kurumdur.”

Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Nam-ı diğer ‘Nizam Hoca / Deli Nizam,’ 1967 yılında (ölümünden üç yıl önce), Bedir Yayınevi tarafından basılan ‘Ordu ve Politika’ isimli eserine böyle başlıyor. Fakat bu haftaki ‘Yakın Tarih’in konusu ne portre, ne kitap tanıtımı ne de ordu-politika ilişkisine dair bir makale. Sadece, nakledilecek olayın, az bilinen kahramanına ait bir iki anekdot aktaralım istedik.

Özür dileyemediğin için de özür dile

Çarşamba, 03 Şubat 2010

armağan

 

 

 

 

 

 

    2003 yılının Nobel Edebiyat ödüllü yazarı Güney Afrika asıllı Avustralyalı ‘J. M. Coetzee’nin ‘Kötü Bir Yılın Güncesi’(*) isimli romanı var elimde birkaç gündür. Makyavelizmden anarşizme, El Kaide’den devlet kökenleri meselesine, demokrasiden terörizme, sağ-sol kavramlarından Avustralya’daki siyasi hayata kadar birçok mevzuyu roman içerisinde tartışan Coetzee, birden bire gelip de ‘özür dilemek üstüne’ enteresan şeylerden söz edince, aslında özür dilemek denilen erdemin ihtiva ettiği anlamdaki erozyonun da farkına varmış oldum.

BÜTÜNLÜK KURALI

Çarşamba, 03 Şubat 2010

osman

 

 

 

 

 

 

Osman Özbahçe, yetenekli ve çalışkan bir şair. Günümüz Türk Şiiri ve Dergileriyle ilgili olanların tanıdığı bir isim. Özbahçe, bu yazısından başlayarak her ay Türkiye’de yayınlanan edebiyat dergilerinin hâli pür melâlini paylaşacak bizimle. Osman Özbahçe’nin bu  ilk yazısı giriş mahiyetinde ve yıl boyunca aylık periyotla yayınlayacağımız yazıların ilki.

Cevdet KARAL – KAR

Çarşamba, 03 Şubat 2010

kar

 

 

 

 

 

son ayak izini de örten karla
sen bu şehri
aşk masumiyetine bağışla

sabah fırtınada
bulvarın iki yanında ağaçlar
baktım evlerinden gizlice
kartopu oynamaya çıkmışlar

akşama kadar geçmiş seneler
gözümün önünden yine geçtiler
açıldı kar fırtınasında perdeler

rüya kar sesiyle indi göğsüme
o sabahlardan uyanmışız birlikte
masada cam bardak dönen çay sesi
aşk dediğin iki sonsuz baş dönmesi

uyandım baktım yazdığıma ne varsa
aramaya çıkmışlar seni ayazda
kar içinde dilimin her kelimesi
bende ocağına çığ gibi düşme isteği

son ayak izini de örten karla
sen bu kalbi
aşk masumiyetine bağışla

Ünlü olmayı istememekle ünlü adam; J. D. Salinger

Çarşamba, 03 Şubat 2010

jd

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Amerika’nın en ünlü edebi karakterini yarattıktan sornra, tam 50 yıl inzivaya çekilen Salinger 91 yaşında saklandığı çiftliğinde öldü. Kendi hakkında –öz kızı da dâhil olmak üzere- pek çok kişi tarafından ortaya atılan iddialara aldırmadı. Huzurunu bozmadı. “Bazı adamlar el sıkışırken, beş parmağınızı birbirine geçirmezlerse kendilerini adamdan saymayacağınızdan korkarlar” diyen Holden Caulfield olarak, hayatının geri kalanı boyunca bir ‘Ernie’ olmaktan kaçtı. Kendi değimiyle yaşamını kenefe kapanarak geçirdi.

Plan yapmayın plan!

Çarşamba, 03 Şubat 2010

Bu hafta köşemiz tamamen “yeşillendi” efendim. Karlı havada hâki bir renk bürüdü her yanı. Çünkü Sarıkız, Eldiven, Ayışığı, Kafes, Sakal, Çarşaf, Yakamoz, Balyoz… Kendi halkına plan yapıp takozlayanlar var. Baykal, hafta boyunca “GK Başkanı görevden alınmalı” dedi. Ama aynı Baykal, planları hazırlayan Silivri paşalarına selam çakıp, avukatlıklarına soyunmadı mı? Bahçeli de “görevden alma” konusunda ısrarlı, bazı gaz veren medya da! Burada önemli bir nokta var, o da şu: Artık kimse ortaya saçılan planlarla dalga geçip, sulandıramıyor. Çünkü bir senaryoda, bombayı koyacakların hangi yoldan geçip, arabalarını nereye park edecekleri yazmaz. Öngörüler belki yazılır. Ama burada Cuma günü otopark sorunu olacağından bile bahsediliyor. Neyse, dönelim istifa mevzusuna. Başbuğ görevden alınır ya da istifa ederse yerine “ekip”ten biri gelecek, dengeler değişecek çünkü. Başbuğ, zamanında emekliye ayrılır ise yerine gelecek isim 3 yıl GK Başkanı olarak kalacak. Bir plan var bu işte de. Haa “komplo bu” diyenlere tek sorum var. 97 yılındaki tatbikatta “yanlış” kurşun arkadaki komutana değil de önünde oturan Kıvrıkoğlu’na gelseydi yerine kim GK Başkanı olacaktı biliyor musunuz? Cevap veriyorum: Çevik Bir!

“Ev”in yolunu kaybettik!

Çarşamba, 03 Şubat 2010

evsizler

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Nazife Şişman: “Neden her ne ise, sorun artık eski mahalle ve aile ilişkileri içinde çözülebilecek boyutlarda değil. Çünkü kapımızın önünde titreyerek geceleyeceğini bilsek de güvenlik nedeniyle bir evsizi evimize alma imkanına sahip değiliz artık. Yani geleneksel dayanışma yöntemi ile çözmemiz mümkün değil bu sorunu.”

Beşir Ayvazoğlu: Milliyetçiliğin Ciddi Bir Muhasebeye İhtiyacı var

Çarşamba, 03 Şubat 2010

beşir-bey

 

 

 

 

 

 

Beşir Ayvazoğlu “Tanrıdağı’ndan Hıra Dağı”na adını verdiği, ‘Milliyetçilik ve Muhafazakârlık Üzerine Yazılar’ alt başlığıyla yayınlanan kitabında Türk tarihi, Türklük ve Türk milliyetçiliği meselelerini kendi durduğu cepheden mercek altına aldı. Bu kavramların ciddi bir muhasebeye ihtiyacı olduğunu düşünen Ayvazoğlu ile kitaptan yola çıkarak bir söyleşi yaptık.

“VEDALAŞMALARIN İLMİNİ YAPTIM BEN”

Çarşamba, 03 Şubat 2010

atakan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

              Ne zaman kötülüğün örgütlü dili beni takatsiz bıraksa, göğsüm daralsa yaşadığım bu çağdan, şu mısralar geçer içimden: “Omuzlarıma atılıyor şu kurt köpeği çağ / oysa benim kanım kurt kanı değil.” Ne zaman bu zalim çağ bütün çıkış kapılarımı kapatsa, içini boşalttığı robot-adamlarıyla, acımasız çarklarıyla beni köşeye sıkıştırsa, ben yine de korkmam. Çünkü bilirim beni başkasının kötülüğü yaralamaz. Bilirim ki ”ancak bir benzerim öldürebilir beni”

HARP OYUNUNUN YENİ ADI: BALYOZ

Çarşamba, 03 Şubat 2010

askeri

 

 

 

 

 

 

 

12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduda mühimmat ele geçirilmesi ve ardından başlatılan Ergenekon soruşturmasının üzerinden üç yıl geçti. Ayışığı, Sarıkız, Eldiven, Kafes derken Ergenekon soruşturması akıl almaz bir derinlik kazandı. Binlerce sayfalık iddianamede kayda geçen iddialar, soruşturmayı tahmin bile edemeyeceğimiz noktalara taşıdı.  Ama üç yıl içerisinde kanıksadık da bu tür haberleri! Başlangıçta kamuoyunda şok etkisi yaratan ‘darbe iddiaları’ ilk günkü heyecanı vermiyordu artık. O kadar ki, herhangi bir yerde toprağın altından law silahları çıkarılsa, haberin kendisinden çok etrafında dönüp duran spekülasyonlar ve magazin malzemeleri konuşulur oldu. Türkiye tarihinin en ciddi, en kapsamlı soruşturması olan Ergenekon soruşturması, bir kısım medya tarafından bilinçli bir şekilde sulandırılmaya çalışıldı. Darbelerden, hukuksuzluktan ve özgürlük kısıtlamalarından defalarca zarar görmüş, mahkûm olmuş, bu konuda çokça ağzı yanmış medya mensupları bile, bilerek ya da bilmeden bu ‘sulandırma çabasının bir parçası oldu. Nihayet Ergenekon iddianamesi de kahvede, berberde, kantinde magazinleştirilerek bir şaka malzemesi haline geldi.

Latin Amerika’da İslam Devrimi

Çarşamba, 03 Şubat 2010

adem

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Her geçen gün Müslüman olanların sayısının daha da arttığı Latin Amerika’da İslam, şehirleri, evleri, kalpleri fethediyor. Vicdan sahibi, devrimci, maceraperest, ezilmiş insanların yaşadığı bu kıtada İslam artık büyük bir güç haline geliyor. 

İslam’a duyulan ilgi dünyanın dört bir yanında hızlı bir şekilde artıyor. Her gün gazetelerde, internet sitelerinde ünlü bir futbolcunun, sanatçının veya siyasetçinin daha Müslüman olduğuna dair haberler okuyoruz ve seviniyoruz. İslam’ın son yıllarda en fazla yayılma alanı bulduğu bölge ise Latin Amerika Kıtası. Latin Amerika Halklarının İslam’a bu kadar büyük ilgi göstermeleri farklı nedenlere bağlanıyor. Bu nedenlerden ilki Latin Amerikalılar İslam’ı yeryüzünde hakim olan adaletsiz düzene karşı bir isyan olarak görmeleri. Diğer bir neden ise şu: Birçok Latin Amerikalı, yaptıkları araştırmalar sonucu köklerinin Araplara, Endülüs Emevi Devleti’ne dayandığını fark ederek, köklerine dönmek için İslam’a giriyor. İslam’ın Latin Amerika’da bu kadar hızlı bir şekilde yayılmasının en büyük sebepleri arasında yine kıtada 1990’dan sonra  artan tebliğ çalışmaları, çıkarılan dergiler, internet vasıtasıyla yapılan yayınlar ve kurulan İslam merkezleri olarak  gösteriliyor.

Senin Desteğine İhtiyacımız Var!

Perşembe, 28 Ocak 2010

yusuf

 

 

 

 

 

 

 Senin Desteğine İhtiyacımız Var!

 Avrupa’nın orta yerinde dümdüz uzayıp giden ovalarıyla bilinir Macaristan. Başkenti Budapeşte’dir. Osmanlı’nın Macaristan bölgesiyle teması 1526 Mohaç Zaferi ile başlar ve 1541 Buda kentinin, 1543′de Peşte ve Estergon Kalesi’nin, 1566′da Zigetvar Kalesi’nin ve 1596′da Eğri kentinin alınması ile devam eder. 18. yüzyılın hemen ilk yılları, Viyana önlerinden dönen Osmanlı için Macaristan’ın terk edildiği yıllardır.

 

 

IHH adına Murat Yılmaz ile birlikte bulunduğumuz Macaristan’da bir geleneğin devamı olarak değilse de Müslümanlarla karşılaşmış olmak oldukça önemliydi bizim için. Gemlik İmam Hatip Lisesi’nden Ahmet Barışcıl’ın, katsayı problemiyle karşılaşmasının akabinde okumak maksadıyla gittiği Macaristan’da, yüzlerce Macar gencinin İslam’a girişine nasıl vesile olduğunu, Gerçek Hayat okuruyla daha evvel paylaşmıştık.

 

 

Ve o yazımızda, hidayet öyküleri sadece bir kaç seneyi bulan Macar Müslümanların bir Kur’an meali projesi için nasıl çalıştıklarını anlatmıştık. ‘Bu hafta ne yazmalıyım’ı kafamda döndürürken, Ahmet’ten aldığım bir mail yazımın da seyrini değiştiriverdi elbette. Ahmet yazısında, mealin baskı aşamasına geldiğini müjdeliyordu.

 

 

Macaristan’da bugüne kadar iki meal çalışması yapılmış. Bunlardan ilki eski Macarca’da basılı, diğeriyse bir Yahudi tarafından tercüme edilmiş. Her ikisinin de İslam’ın doğru anlaşılabilmesinin önünde bir engel teşkil ettiğini düşünüyor Macar Müslümanları.

 

 

İşte tam da bu yüzden bir meal hazırlığına girişmişler. Uzunca süren uğraşlar sonunda ortaya çıkan meali, işinin ehli isimlere de kontrol ettirip onaylarını aldıktan sonra baskı aşamasına getirmişler işi. Bu mealin baskısını ise, bütün Macaristan çapında yapacakları bir tanıtım süreciyle duyurmak niyetindeler. İslam Dünyası’ndan ve özellikle Türkiye’den önder isimleri davet ederek Macaristan’da gündem oluşturmak istiyorlar.

 

 

Macaristan’da gezdiğimiz kitapçıların hemen hepsinde İslam’a ilişkin kitapların ön raflarda yer aldığını müşahade ettik. Kuşkusuz bu durum Macaristan’da İslam’a olan ilginin de tariflenmesi açısından önemli. İşte bunun farkına varan ve Müslümanların yeni bir meal çalışması içerisinde olduğunun haberini alan yayınevi, var olan meali yeniden basmak için girişimde bulunmuş bile. Bu haber, mealin basımının ne kadar önem arzettiğini de izah ediyor aslında.

 

 

11 Eylül sonrası başlayan ve tüm dünyayı etkileyen ve en büyük etkilerini Macaristan’da gösteren global ekonomik kriz ile daha da bir büyüyen İslam’a ilgi sürecinin, nice hidayet hikayeleri doğuracağını kim bilebilirdi ki?

 

 

İşte işin tam da burasında, bu Kur’an mealinin basımı için yönünü Türkiye’ye dönmüş Müslümanlardan bahsetmemiz gerekiyor. Çünkü bu meali hazırlayanlar, ne yazık ki meali bastıracak maddi imkândan yoksunlar.

 

 

İHH İnsan Yardım Vakfı bu meal çalışmasının maddi kaynağını temin için çalışıyor. Şimdi sorum şu; Filistin’den Irak’a, Arnavutluk’tan Haiti’ye kadar her yere uzanmaya çalışan bir müesseseye Macaristan’daki bu Kur’an tercümesi projesinin adını vererek katkıda bulunmak istemez misiniz?

 

 

Bu, bu yazıyı okuyanlara yapılmış açık bir çağrıdır.

 

 

İşte tam da burada Halima Abla’nın (Kiss Szusanna) hidayet öyküsünü anlatmakta fayda var;

 

 

11 Eylül sonrası dinlerin temsilcilerinin katıldığı bir panele bizim Gemlik İHL’li Ahmet’i de konuşmacı olarak davet ediyor bir kitabevi. Ahmet konuşmasına güzel bir Kur’an tilavetiyle başlama niyetinde. Bu yüzden İngilizce bir meali veriyor Kiss’in eline. Ahmet muhteşem kıraatiyle okuyor Kur’an’ı. Ahmet’ten sonra Kiss tercüme ediyor Kur’an’ı Macarcaya. Panel bittiğinde meali geri istiyor Ahmet. Kiss, ‘bu kitap ilginç bir kitaba benziyor, ben de kalabilir mi?’ diye soruyor. Ahmet’ten aldığı cevap tek kelime: “Elbette!” Kiss bu kitapla birlikte girdiği tek kişilik bir dağ kampından bir ay kadar sonra Halima olarak dönüyor Budapeşte’ye. Ve şimdi Macaristan’ın en iyi dilbilimcilerinden olan Halima, bu Kur’an tercüme heyetinin başında.

 

 

Ey okur; bir halkın daha Kur’an’a ulaşması için senin desteğine ihtiyacımız var!

 

 

Not:  İHH’nın 0212 631 21 21 numaralı telefonu vasıtasıyla ya da bizzat giderek ulaşacağın ‘Fon Toplama Birimi’ Macarca Kur’an-ı Kerim Tercümesi projesi hakkında seni bilgilendirecektir.

PUTLARI YIKIYORUZ!

Perşembe, 28 Ocak 2010

yakın-tarih

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Resimli Ay Dergisinin, 1929 Haziran sayısında, Nazım Hikmet, (‘İmzasız’ imzasıyla)‘Putları Yıkıyoruz’ adıyla bir yazı dizisi başlatır. Amaç, o zamana kadar ‘büyük’ bilinen bazı şahsiyetlerin, aslında öyle olmadıklarını göstermektir. Haziran sayısının hedefinde yer alan ‘Dahi-i Azam’ Abdülhak Hamit’ten sonra Temmuz’da ‘Milli Şair’ Mehmet Emin (Yurdakul) yıkılacak putların ikinci sırasına konulur: “Mehmet Emin Bey, değil milli şair olmak, şair olmanın bile hiçbir vasfını haiz değildir. Evvela, Türk şairi olarak gösterilen bu yazıcı Türkçe yazmaz. Zira Arap, Acem kelimeleri ve terkipleri yerine yalnız Türkçe kelimeler kullanmak, Türkçe yazıyorum demek için kâfi değildir. Lisanın esas unsurlarından biri de cümledir. Mehmet Emin Bey’in milyonlara varan mısraları arasında doğru dürüst bir cümleye rastlamak mümkün değildir. Mehmet Emin Bey’in sözde Türkçe yazdığı şiirlerin içi ve dışı iptidai şeylerle doludur. Sonuçta Emin Bey daha hayatta iken ölü şairler arasına katıldı.”*

Söylenenler sineye çekilebilir cinsten değildir. Bunun üzerine; Hamdullah Suphi, sıranın kendisine geleceğini düşündüğünden midir, milliyetçi damarına basıldığından mıdır bilinmez, İkdam gazetesinde, tabiri caizse zehir zemberek bir yazı kaleme alır. Bolşevizm’in yaptıklarından ve yapacaklarından uzun uzun söz ettikten sonra, sözü, ‘putları yıkıyoruz’ diyenlere getirir: “O halde soruyorum, karşımızdakiler kimlerdir? Memleketin harp günlerinde topraklarımız istila altında iken, memleketin bütün delikanlıları harp cephelerine damarlarındaki kanı getirirken, vazife saatinde devlet bütçesinden iğfal ile aldıkları paralarla Bolşevik topraklarına kaçanlar, yani asker ve vatan kaçakları, her kandan ziyade Türk kanına bulaşmış kızıl lokma ile beslenenler. Karşımızdakiler kimlerdir? Bolşevik kapısının müseccel köleleri.”* Milliyet gazetesinden Yakup Kadri de hiddetlenmiştir: “”Bu avarelerin başı üstünde acayip, müthiş ve uğultulu bir cinnet havası esiyor. Çıkardıkları yaygaradan kulaklar tıkanıyor; her biri kargıdan atın üstüne binmiş, ellerinde kamıştan birer mızrak, sağa sola saldırıyorlar, zavallı ücra edebiyat arsasında tozu dumana katıyorlar; göz gözü görmüyor. Edebiyat arsası o kadar tenha ki, burada pek-âlâ deliler ve garipler için de barınacak bir köşe bulunur.” Abdülhak Hamit ise soğukkanlıdır: “Putları kırmakta haklısınız. Biz de edebiyat hayatına atıldığımız zaman aynı şeyi yaptık. Divan Edebiyatını yıktık. Tanzimat Edebiyatına girdik. Türk Edebiyatında yeni hamleler yaptık. Biz onları yıktık. Siz de bizi yıkacaksınız.”

 

Bu taarruza karşılık Resimli Ay muharriri, soğukkanlılığını koruyor gibi davranmaya çalışsa da, bel altı hamleye aynıyla karşılık verir: “Resimli Ay sahifelerini, sadece edebi bir münakaşaya açmıştır. Buna komünizm süsü verenler çok çirkin bir demagoji yapıyorlar. Bu, doğrudan doğruya eski ile yeninin mücadelesidir. Mehmet Emin milli şair değil demekle komünizm arasında ne münasebet vardır? Eğer bu iddialar yanlışsa aksini ispat edin. Ortada komünizm meselesi yoktur. Eski ve yeni mücadelesi vardır. Gençliği tahrik eden Hamdullah Suphi ve Yakup Kadri Beyler kendi saltanatlarının da yıkılacağından korktular. Türk Ocağı’nın içinde Emin Bey’in yanında saltanat kurmuş birkaç milliyet tüccarı vardır ki, bunlar yaşayabilmek için birbirlerini müdafaa ve muhafazaya mecburdurlar.” *

 

  Resimli Ay Dergisinde Nazım Hikmet’in başlattığı “Putları Yıkıyoruz” çıkışının sonunda putlar yıkıldı mı bilemeyiz ama bu tartışma kısa sürede sönükleşti ve tartışmanın başladığı Resimli Ay, üzerindeki baskıların yoğunlaşmasıyla bir süre sonra yayın hayatından çekildi. 

*Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Anıları, Mustafa Baydar, Menteş Kitabevi, 1968

 

“Bazıları ipten ve kazıktan kurtulmuş kaşarlı sabıkalılardır” diyen Yakup Kadri’ye Nazım Hikmet, ağır bir şiirle karşılık verir: 

Behey!

Kara boynuz gibi kaşlı

mukaddes Apis başlı

                    adam;

Behey!

Kara maça bey!

Ben bilirim

         bu tehevvür bu şikâyaaat niçin?

Bilirim

    beni uykumda boğmak için

                           bekliyorsun geceyi..

Ben ki bileklerimde tel kelepçeyi

bir altın bilezik gibi taşımışım,

ben ki ilmikleri sabunlu iplere bakıp

kıllı kalın ensemi kaşımışım,

tehdidine pabuç

                bırakır mıyım hiç?

Hâki ceketli ölülerin ceplerinden

                               çalarak parasını

satın aldın kendine

                    İsviçre dağlarının havasını.

 

Acayip rüzgârlar esmiyegörsün başımdan.

Yoksa musahhih maaşımdan

haftada üç papel taksite bağlayıp seni

bir şamar oğlanı gibi kullanırım.

Beyimin böyle işlerle ülfeti var sanırım,

mükemmel yapar vazifesini..

 

Halka ahmak diyen sensin.

Halkın soyulmuş derisinden

                   sırtına frak giyen sensin.

Yala bal tutan beş parmağını

                          beş çürük muz gibi,

homurdanarak dolaş besili bir domuz gibi.

Meydan senin…

                     mi dersin?

Hata edersin,

bizde o göz var mı baksana!!

Ben içirmek için sana

                     kendi kara kanını

bir ateş çemberle çevirdim dört yanını!

Sağa git

        yok geçit,

sola git yok,

ileri

     geri

          yok.

Kıvır kuyruk kalemini kalbine sok

bir akrep gibi intihar et…

Ve moda Türkleri de alt eder…

Perşembe, 28 Ocak 2010

olgunlasma

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ülke savaştan yeni çıkmıştı. Yeni bir ulusun, yeni bir devletin hatta yeni bir kültürün temelleri atılıyordu Anadolu’da. Giyim kuşamdan yazıya, müzikten dile, hukuktan sanata, konutlardan kentlere, her alanda batılı bir toplum, batılı bir ülke olunacaktı. Hem de mümkün olduüunca çabuk…

 Başlangıçta hayalimiz Muasır medeniyet sonrasında elbette ‘‘Küçük Amerika’’ olmaktı. Ama söz konusu modayaysa yönümüz tekti: Avrupa. Sokaklar, kentler, yazılar değişiyordu değişmesine ama bunlar üstümüze de oturmalıydı. Devlet bir gün olup bu işlerden elini çektiğinde yeniden eski halini almayacak kadar güçlenmeliydi tarz – hayat. Bunun da tek bir çaresi vardı. Herkesin hayallerini değiştirmek…

Hayaller kadınları sever; ilkin kadın değişmeliydi, uygarlıkların rahmiydi o. O değişince erkekler ve çocuklar elbette değişirdi. Kadının önceliği evlenmek, çoluk çocuk sahibi olmak değil de ‘Batılı modern kadın’ haliyle eş ve anne olmaktı; ve elbette iş yerinde, salonlarda boş kalan yerini doldurmalıydı. Türk kadınını modernleştirmek için, bizzat devlet eliyle ecilen çalışmalar başlatıldı. Atatürk’ün de direktifleriyle, 1933’de 8 genç bayan Avrupa’ya gönderildi. Bu genç bayanlar, devlet bursuyla gittikleri Brüksel’de, moda eğitimi alacaklardı. Onlar geri döndüğünde öncü eğitmenler olarak değişime büyük katkıları olacaktı.  İstenilen de oldu. Kızlar geri döndüğünde Avrupalı kadını Anadolu’ya getirdiler. Yani naylon çoraplı, şapkalı, kısa elbiseli, kırmızı rujlu olarak…

Değişim sanılandan daha hızlıydı. Pantolon askıları yerlerini kemerlere bırakmıştı bile. Bereler, şortlar, pijamalar, yüzme ve güneşlenme mayoları ise artık modernliğin simgesi olma yolundaydı. Kadınlar o zamana dek özenle uzattıkları buklelerini makaslara feda ediyor, saçlarını dönemin meşhur bir tarzı olan ‘‘a la garçon’’ şeklinde kestiriyorlardı. Yanık ciltler, plajlar, sağlıklı bir görüntü ve spor yapmak oldukça modaydı. Moda kentte, sokakta, köyde her yerdeydi… Avrupa’daki moda dergilerinden de eksik kalmadık. L’Officiel, L’Art et la Mode, La Femme Chic, Vogue, Jour de France, Collection gibi dergiler artık kadına yol gösteriyordu.

Değişim tabanda tutmalıydı. Bu yüzden şehirli ve modern olmasını istediği genç kızları bilhassa köylerden toplayarak kız enstitülerinde yetiştirmeye başladı devlet. Planı pekiştirmek ve değişimi devami kılmak için enstitülerden sonra bu kızları şehirde tutacak bir şeye ihtiyaç vardı. Yani Olgunlaşma Enstitülerine… Bu okullarda aynı enstitülerde olduğu gibi biçkiden dikişe, modadan teknolojiye pek çok ders verilecekti. En çok da moda! Tüm bu ihtiyaçlar Türkiye’ye farklı bir dünyanın kapılarını açmakla kalmıyor, ayrıca Cumhuriyet kadınını da yetiştiriyordu. Değişimi tüm dünya izliyordu.

‘Devlet Modası’

1945 yılında ilk Olgunlaştırma Enstitüsü İstanbul’da açıldı. Genel bir lise öğrenimin görüldüğü Kız Enstitüsü’nden sonra sınavla girilecek bu okul, üniversiteye denk bir eğitim verecekti. Atılan adımlar sayesinde İstanbul sosyetesinin ayağı Olgunlaştırma Enstitüsü’ne alıştı. Şimdiki hedef Ankara’daki devlet erkânının eşleriydi. Plan eksiksiz işlemeye devam ediyordu.

Sophia Loren’den Prenses Süreyya’ya

1958’de Ankara Şerife Uludağlı Olgunlaşma Enstitüsü açıldığında, bir devri etkileyecek moda akımı artık ciddi bir mesafe katetmişti. Mevhibe İnönü, Melehat Saka, Özden İnönü Toker, Memduha Satır, Kamile Erim gibi isimler bundan böyle Olgunlaştırma Enstitülerinden giyinecekti. Bu ‘moda’ tüm ülkeyi kısa sürede etkiledi. Başbakanın ve bakanların eşlerinin kıyafetleri her genç kızın konuştuğu bir konu oldu. Ne de olsa Paris sokaklarında salınan kadınların bir kısmı artık Çankaya civarında ikamet ediyordu. Enstitüler ülkenin her yerinden kostüm siparişleri almaya başladı.

Artık yerleştirilmiş bir moda kültürü vardı. Yıllar geçiyor, resmi devlet ziyaretlerinin bir bölümü Olgunlaştırma Enstitüsü’nün hazırladığı defilelerle süsleniyordu. Son İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin eşi Prenses Süreyya, Şah’ın Süreyya’yı saf dışı bıraktıktan sonraki eşi Ferah Diba, dönemin ünlü yabancı mankenleri ve hatta Sophia Loren bile Türkiye ziyaretlerinin bir ayağını da enstitülere ayırıyordu. Modanın kalbi Ankara’daydı.  Ama her yükselişin bir düşüşü de vardı. 60’lı yılların sonunda kımldayan öğrenci hareketleri ile birlikte moda ülke gündeminden düşmeye başladı. Ve tabi Olgunlaşma Enstitüleri de. 

50. yılda Atatürk’e şükran

1973 yılında Olgunlaşma Enstitüleri’nin belki de son kez yükselişe geçiyordu. Cumhuriyet’in 50. Yılı için hazırlanmış bir kostüm o döneme damgasını vuracaktı. ‘Atatürk’e şükran’ isimli kostüm Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerle değiştirdiği Türk kadınını temsil ediyordu. Kıyafet, sahneye çıkan modelin üzerinde önce bir çarşaf izlenimi bırakıyordu. Fakat ansızın manken üstünü çıkartıyor ve altında işlemeli bir gece elbisesi ile yürüyüşüne devam ediyordu. İzleyiciden büyük tepki alan kıyafet o günlerin gazetelerinde uzun süre yer alacaktı. Kıyafetin tasarımcısı Yümniye Akbulut ise ‘Şıklığın Resmi Tarihi’ adlı kitabında, o günkü gelişmelerden sonra dönemin gazetecisi Ümit Deniz’den 12.000 liralık bu kıyafet dolayısıyla evlenme teklifi aldığından bahsedecekti.

80’lerde ise artık hazır giyim ülkede yeni bir trend oldu. Terziler, kumaşlar, Olgunlaşma Enstitüsü’nden çıkan giysiler rafa kalktı. Yurtdışında moda eğitimi alan pek çok insan Türkiye’de ‘haute couture’ (kişisel beğeni) anlayışıyla moda evleri açtı. Kadınlar klasikleşmiş enstitü çizgilerini değil bu yeni moda evlerini tercih ediyordu. Bir döneme damgasını vuran Olgunlaşma Enstitüleri, kendi elleriyle büyüttüğü moda yüzünden sahneden yavaşça çekilmek zorunda kaldı.

Hükümet değişir, müşteriler değişir

Adalet Partisi iktidara gelir gelmez değişen müşteriler, 1960’lara gelindiğinde darbe ile yeniden değişti. Ankara’yı terk eden Demokrat Partili hanımların yerini asker eşleri almıştı. Zaman da değişse, hükümet de devrilse Olgunlaştırma Enstitüsü modayı geliştirmeye devam etti. Olgunlaşma enstitülerinin müşterilerini de yaşanan siyasi değişikliklerle bir çırpıda değişmeye devam edecekti.

Ve moda Türkiye’ye gelir

*Yıl 1938, bir zamanlar erkek serpuşu olan fes, kadın modasına girdi.

*Yıl 1940; Naylon çorap kadın giyiminin en önemli parçası oldu.

*Yıl 1950; Pilili etekler, ütü gerektirmeyen ‘‘yıka ve giy’’ gömlekleri, gardıroplardaki çeşitliliği arttırdı.

*70′li yıllar, giyimde başkaldırı ve pervasız görünümü sergiledi.

*80′lerde köyden kente göç, modayı derinden etkiledi.

*1980-2000 dönemi imaj çağı olarak tarihe damgasını vurdu. 

Dünya küçük Haiti’sine yardıma koşuyor!

Perşembe, 28 Ocak 2010

zübeyir

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tarih 12 Ocak 2010. Haber ajanslarına kara bir haber düştü: “Karayipler’in “siyah incisi” Haiti, 7 şiddetinde bir depremle sarsıldı. Başkent Port-au-Prince harabeye döndü. Binlerce ev yıkıldı, 200 bin kişinin hayatını kaybettiği tahmin ediliyor.” 

Birçoğumuzun haritada yerini dahi bilmediği, ismini ilk kez bu büyük depremle duyduğu Haiti, Amerika’da Karayip Denizinde, Küba’nın doğusundaki Hispanyola adasında bulunuyor. Sömürgeciliğin büyük bir zarar verdiği, büyük bir yıkıma uğrattığı ve depremden çok önce bir enkaza çevirdiği ülkede, AİDS, menenjit, kolera vb hastalıklar düzenli bir deprem gibi her yıl can almaya devam ediyor. Ülkedeki tüberküloz vakaları Latin Amerika ülkelerindekinin on katı kadar. Her yıl 30 bin Haitili sıtmaya yakalanıyor…

Amerika Kıtasında unutulmuş, terk edilmiş bu ada ülkesinde 9 milyon kişi yaşıyor. Nüfusun % 95’ini Afrikalı yerleşimciler oluşturuyor. Fransızca iki resmi dilden biri ancak sadece yüzde 10 nüfus bu dili akıcı bir şekilde konuşabiliyor. Sekiz çocuktan biri 5 yaşına gelmeden ölüyor. Nüfusunun yüzde altmışı kırsal kesimde yaşıyor. Ülkede Afrika, İspanyol ve Fransız gelenekleri göze çarpıyor.

Haiti batı yarıkürenin en fakir ülkesidir!

 “Haiti batı yarıkürenin en fakir ülkesidir” cümlesi, analizcilerin ağzında deforme olmuş bir sakıza benziyor şimdi. Rakamlar vermek, istatistiklerle ülkedeki yoksulluğun ve sefaletin ne kadar çarpıcı boyutlara ulaştığını söylemek hiç bir işe yaramıyor. Bu söylemin kendisi de, post kolonyal sömürgeciliğin gizli bir dili çünkü. Sayılara indirgenmiş sefalet, toplayıp çıkarılan ölümler.  Analizler, analizler, analizler… Bütün bunlar, bir meşrulaştırma makinesinin tıkırtılarına benziyor. Ve bütün bu rakamların, sözcüklerin ortasında, küçük bir Karayip ülkesinin iniltisi, zamanın duvarlarına çarpıp duruyor.

    Fransa’nın 17. yy’da köle olarak kullanmak üzere Afrika’dan gemilere istifleyip getirdiği bu insanların, 19. yüzyılda köle düzenine başkaldırıp, özgürlüklerini ilan etmelerini batı hiçbir zaman hazmedemedi. Defalarca ‘demokratik!’ müdahalelere maruz kaldı Haiti. Ülkede çıkan her kargaşadan bir biçimde kârlı çıkmayı bilen, hatta pek çok kez de bizzat kâr için karmaşa çıkaran medeni efendiler, Haiti’nin, kendi halkını doyurabilen bir ülke olmasına müsaade etmediler hiçbir zaman. İstatistiklere göre bugün Haiti halkının yüzde 75’i günde 2 dolardan daha az bir parayla hayatlarını sürdürmek zorunda. Neo-emperyal müdahalelerle elini kolunu bağladığı Haiti halkına ‘el uzatma’ yarışı içine giren uluslar arası camia, 2004 yılındaki, halkın yüzde 75’inin oyuyla seçilen Jean-Bertrand Aristide hükümetine karşı bir darbeye girişmekten geri durmamıştı mesela. Hemen ardından Birlemiş Milletler devreye girdi ve barış gücüyle Haiti’yi koruma gibi çok asil (!) bir görevi üstlendi. Sadece Port-au-Prince’i değil, aynı zamanda batının Haiti’ye yaptığı kötülüğü de gün yüzüne çıkaran son deprem, halkın fakirliğini ve uluslararası camianın bu insanları mahkûm ettiği sefaleti de gözler önüne serdi. Dokuz milyonluk ülkenin üçte birinin depremden zarar görmesi; şehirden çok, büyük kayalıklarla kaplı bir çölü andıran başkent Port-au-Prince; şehirde sağlam bina kalmadığı için kalacak yer bulmakta zorlanan devlet başkanı, Haiti portresini anlamaya yetecek bir tablo aslında!

Obama hangi dilde konuşuyor acaba?

   2010 depreminden önce Haiti topraklarında ve kıyılarında 11 bin 500 Amerikan askeri bulunuyordu. Yakın tarihte Haiti’de iç politikaya defalarca müdahalede bulunmuş olan ABD, ülkeyi her ihtimale karşı abluka altında tutuyordu. Elbette, depremin sebebi Birleşik Devletler’dir diyecek kadar tabiata yabancı değiliz! Ancak, zelzelenin vahşi dalgalar gibi vurduğu Hispanyola Adasının bahtsız ülkesi Haiti’ye, binlerce takviye Amerikan askeri gönderildi.  Adadaki ABD askeri sayısı 16 bine ulaştı. ABD Başkanı Obama, selefleri gibi bununla övünüyor. Ama gayet iyi biliyoruz ki ABD,  her zamanki gibi krizden kâr çıkarma peşinde.

    Haftalık Newsweek Dergisinin Türkçe versiyonunda, geçtiğimiz sayıda Haiti Depremine değinilmiş birkaç sayfada. Depremin acı tablosunu gösteren büyük fotoğraflar kullanılmış. Ancak Haiti’de yaşanan deprem hakkında tek bir cümlelik bir analiz bile yer almıyor dergide. Bunun yerine Obama’nın kaleme aldığı, ABD’nin ne kadar muktedir ve yardımsever bir devlet olduğuna dair geniş bir yazı yer alıyor. Obama önce felaketin vahametini ortaya koyuyor, depremin yol açtığı büyük hasarı anlatıyor. Sonra da bütün birimleriyle, kapasitelerinin her bir unsurunu seferber ettiklerini bildiriyor. Ve ekliyor sayın başkan: “Seferber ettiğimiz unsurlardan en önemlisi ‘merhametimiz’dir. Bir facia olduğu zaman ABD adım atar ve yardım eder. Biz böyleyiz. Böyle davranırız.” Yazıyı okuyunca, ABD’nin tarihi boyunca ön planda tuttuğu bu merhamete hayran olası geliyor insanın. Hele Başkanın, yıllardır Haiti’ye istikrar ve demokrasi getirmek için ABD’nin yaptıklarını uzun uzun anlattığı bölümü okurken, neredeyse kanacak gibi oluyoruz. Nihayet ABD’nin bu insanlık çabasında dünyaya önderlik edeceğini, yarın karşılarına çıkacak sorunlara da aynı şekilde yaklaşacaklarını okuyunca şöyle rahat bir nefes alıp ‘nescafe’mizi yudumlamaya başlıyoruz!

  Hayalperest bir gezgine benziyor Obama. Hakikati dile getirmekten çok, sonunda mağrur, yakışıklı Amerikan askerlerinin onurlu bir zaferle dünyayı kurtardığı klişe bir Hollywood filminden bir kesit sunuyor bize. Zafer müziğini çalmaksa, Newsweek Dergisi’nin de küçük bir parçasını oluşturduğu o devasa propaganda makinesine düşüyor. Bir zamanlar Hispanyola Adası’nı işgal etmek için birbiriyle savaşan, Fransa, İngiltere ve İspanya’nın sömürge yorgunu Port-au-Prince’te enkazın üstüne çıkıp dünyaya tek perdelik ‘humanity show’ (insanlık gösterisi) yapmaları da; Obama’nın, “merhamet” kelimesiyle perdesini araladığı oyun da, sahnesini cesetlerle süslemiş kötü bir tiyatroya benziyor. Biliyoruz ki, artık zelzele de post kolonyalizim için bir imkândır.