‘Arşiv’ kategorisi için Arşiv

SEN TÜRKÜLERİNİ SÖYLE BE ENSAR

Çarşamba, 03 Şubat 2010

kılıçarslan

 

 

 

 

 

 

Yok arkadaş yok. Bu sefer olmayacak. Bu sefer, taze et bulmuş sırtlan gibi ağızlarını açıp bekleyen İslamcı tayfasına ve dahi kıymetleri kendinden menkul, şu ana kadar bir şey yaptıklarına rastlanmayan şımarık sanal kahramanlara bu gencecik adamı yedirmeyeceğiz.

Ne yapmış ismi Ensar Altay olan bu gencecik adam? Bir hayalin peşine düşmüş. Ben dahil herkes ona “yapamazsın, vazgeç bu sevdadan” demiş; ama o inadına, karşısına çıkan her engeli bir şekilde aşarak bir Sezai Karakoç belgeseli çekmeyi başarmış.

‘Adım Nizam, Tanımam İntizam’

Çarşamba, 03 Şubat 2010

yakın-tarih

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Ordu, politika yapar mı?

-Yapar. Ordu, zaten politik bir kurumdur.”

Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Nam-ı diğer ‘Nizam Hoca / Deli Nizam,’ 1967 yılında (ölümünden üç yıl önce), Bedir Yayınevi tarafından basılan ‘Ordu ve Politika’ isimli eserine böyle başlıyor. Fakat bu haftaki ‘Yakın Tarih’in konusu ne portre, ne kitap tanıtımı ne de ordu-politika ilişkisine dair bir makale. Sadece, nakledilecek olayın, az bilinen kahramanına ait bir iki anekdot aktaralım istedik.

Özür dileyemediğin için de özür dile

Çarşamba, 03 Şubat 2010

armağan

 

 

 

 

 

 

    2003 yılının Nobel Edebiyat ödüllü yazarı Güney Afrika asıllı Avustralyalı ‘J. M. Coetzee’nin ‘Kötü Bir Yılın Güncesi’(*) isimli romanı var elimde birkaç gündür. Makyavelizmden anarşizme, El Kaide’den devlet kökenleri meselesine, demokrasiden terörizme, sağ-sol kavramlarından Avustralya’daki siyasi hayata kadar birçok mevzuyu roman içerisinde tartışan Coetzee, birden bire gelip de ‘özür dilemek üstüne’ enteresan şeylerden söz edince, aslında özür dilemek denilen erdemin ihtiva ettiği anlamdaki erozyonun da farkına varmış oldum.

BÜTÜNLÜK KURALI

Çarşamba, 03 Şubat 2010

osman

 

 

 

 

 

 

Osman Özbahçe, yetenekli ve çalışkan bir şair. Günümüz Türk Şiiri ve Dergileriyle ilgili olanların tanıdığı bir isim. Özbahçe, bu yazısından başlayarak her ay Türkiye’de yayınlanan edebiyat dergilerinin hâli pür melâlini paylaşacak bizimle. Osman Özbahçe’nin bu  ilk yazısı giriş mahiyetinde ve yıl boyunca aylık periyotla yayınlayacağımız yazıların ilki.

Bilinç Gerçekten İlginç

Çarşamba, 03 Şubat 2010

nihat

 

 

 

 

 

 

 

Önceki hafta, ‘Düşünmek İman Edince Düşmez’ başlıklı yazımızda ‘iman merkezli düşünmeye’ dair mütalaalarımızı paylaşmıştık sizlerle…

Dilerseniz şimdi de, ‘yersiz düşüncenin’ nelere mal olabileceğini değerlendirelim…

Önceki yazımızda ‘düşünmenin’ bir Müslüman açısından taşımış olduğu ehemmiyetin altını özenle çizdiğimizi ve bu olguyu imana endekslediğimizi bir kez daha hatırlatmak gerekli, zira bundan sonrasında söyleyeceklerimiz önceki ifadelerimizin mütemmim cüzü kabilindendir.

Cevdet KARAL – KAR

Çarşamba, 03 Şubat 2010

kar

 

 

 

 

 

son ayak izini de örten karla
sen bu şehri
aşk masumiyetine bağışla

sabah fırtınada
bulvarın iki yanında ağaçlar
baktım evlerinden gizlice
kartopu oynamaya çıkmışlar

akşama kadar geçmiş seneler
gözümün önünden yine geçtiler
açıldı kar fırtınasında perdeler

rüya kar sesiyle indi göğsüme
o sabahlardan uyanmışız birlikte
masada cam bardak dönen çay sesi
aşk dediğin iki sonsuz baş dönmesi

uyandım baktım yazdığıma ne varsa
aramaya çıkmışlar seni ayazda
kar içinde dilimin her kelimesi
bende ocağına çığ gibi düşme isteği

son ayak izini de örten karla
sen bu kalbi
aşk masumiyetine bağışla

Ünlü olmayı istememekle ünlü adam; J. D. Salinger

Çarşamba, 03 Şubat 2010

jd

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Amerika’nın en ünlü edebi karakterini yarattıktan sornra, tam 50 yıl inzivaya çekilen Salinger 91 yaşında saklandığı çiftliğinde öldü. Kendi hakkında –öz kızı da dâhil olmak üzere- pek çok kişi tarafından ortaya atılan iddialara aldırmadı. Huzurunu bozmadı. “Bazı adamlar el sıkışırken, beş parmağınızı birbirine geçirmezlerse kendilerini adamdan saymayacağınızdan korkarlar” diyen Holden Caulfield olarak, hayatının geri kalanı boyunca bir ‘Ernie’ olmaktan kaçtı. Kendi değimiyle yaşamını kenefe kapanarak geçirdi.

Makinalar tıkır tıkır!

Çarşamba, 03 Şubat 2010

hüsrev-bey

 

 

 

 

 

 

Televizyon kanallarında bir süredir bir reklam seyrediyoruz. Türkiye’nin önde gelen sanayici ve işadamları elleriyle de dillerine yardım ederek  “tıkır tıkır” deyip duruyorlar. Samimi söylüyorum, hiçbir alay etmek veya zevklenmek amacım yok. Sadece öğrenmek için bu reklam neden hazırlanmış, diye soruyorum. Milletin  “makinalar arıza yapmış, İsmail Usta’yı çağırsak da bir baksa” gibi bir derdi mi var? Makinelerin tıkır tıkır çalışmadığı gibi bir mili derdimiz olmadan bu reklam neden düşünüldü? Bu kadar önde gelen rical ve inas-ı  vatanı bir araya getiren bir reklam, milletin ümmid-i bülendine asansör olmalıydı. Yani ya üst kata çıkarmalıydı veya bodrum kata indirmeliydi. Hayır ikisini de yapmıyorlar. Sadece bir “tıkır tıkır” söylemi.

Plan yapmayın plan!

Çarşamba, 03 Şubat 2010

Bu hafta köşemiz tamamen “yeşillendi” efendim. Karlı havada hâki bir renk bürüdü her yanı. Çünkü Sarıkız, Eldiven, Ayışığı, Kafes, Sakal, Çarşaf, Yakamoz, Balyoz… Kendi halkına plan yapıp takozlayanlar var. Baykal, hafta boyunca “GK Başkanı görevden alınmalı” dedi. Ama aynı Baykal, planları hazırlayan Silivri paşalarına selam çakıp, avukatlıklarına soyunmadı mı? Bahçeli de “görevden alma” konusunda ısrarlı, bazı gaz veren medya da! Burada önemli bir nokta var, o da şu: Artık kimse ortaya saçılan planlarla dalga geçip, sulandıramıyor. Çünkü bir senaryoda, bombayı koyacakların hangi yoldan geçip, arabalarını nereye park edecekleri yazmaz. Öngörüler belki yazılır. Ama burada Cuma günü otopark sorunu olacağından bile bahsediliyor. Neyse, dönelim istifa mevzusuna. Başbuğ görevden alınır ya da istifa ederse yerine “ekip”ten biri gelecek, dengeler değişecek çünkü. Başbuğ, zamanında emekliye ayrılır ise yerine gelecek isim 3 yıl GK Başkanı olarak kalacak. Bir plan var bu işte de. Haa “komplo bu” diyenlere tek sorum var. 97 yılındaki tatbikatta “yanlış” kurşun arkadaki komutana değil de önünde oturan Kıvrıkoğlu’na gelseydi yerine kim GK Başkanı olacaktı biliyor musunuz? Cevap veriyorum: Çevik Bir!

“Ev”in yolunu kaybettik!

Çarşamba, 03 Şubat 2010

evsizler

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Nazife Şişman: “Neden her ne ise, sorun artık eski mahalle ve aile ilişkileri içinde çözülebilecek boyutlarda değil. Çünkü kapımızın önünde titreyerek geceleyeceğini bilsek de güvenlik nedeniyle bir evsizi evimize alma imkanına sahip değiliz artık. Yani geleneksel dayanışma yöntemi ile çözmemiz mümkün değil bu sorunu.”

Beşir Ayvazoğlu: Milliyetçiliğin Ciddi Bir Muhasebeye İhtiyacı var

Çarşamba, 03 Şubat 2010

beşir-bey

 

 

 

 

 

 

Beşir Ayvazoğlu “Tanrıdağı’ndan Hıra Dağı”na adını verdiği, ‘Milliyetçilik ve Muhafazakârlık Üzerine Yazılar’ alt başlığıyla yayınlanan kitabında Türk tarihi, Türklük ve Türk milliyetçiliği meselelerini kendi durduğu cepheden mercek altına aldı. Bu kavramların ciddi bir muhasebeye ihtiyacı olduğunu düşünen Ayvazoğlu ile kitaptan yola çıkarak bir söyleşi yaptık.

“VEDALAŞMALARIN İLMİNİ YAPTIM BEN”

Çarşamba, 03 Şubat 2010

atakan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

              Ne zaman kötülüğün örgütlü dili beni takatsiz bıraksa, göğsüm daralsa yaşadığım bu çağdan, şu mısralar geçer içimden: “Omuzlarıma atılıyor şu kurt köpeği çağ / oysa benim kanım kurt kanı değil.” Ne zaman bu zalim çağ bütün çıkış kapılarımı kapatsa, içini boşalttığı robot-adamlarıyla, acımasız çarklarıyla beni köşeye sıkıştırsa, ben yine de korkmam. Çünkü bilirim beni başkasının kötülüğü yaralamaz. Bilirim ki ”ancak bir benzerim öldürebilir beni”

HARP OYUNUNUN YENİ ADI: BALYOZ

Çarşamba, 03 Şubat 2010

askeri

 

 

 

 

 

 

 

12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduda mühimmat ele geçirilmesi ve ardından başlatılan Ergenekon soruşturmasının üzerinden üç yıl geçti. Ayışığı, Sarıkız, Eldiven, Kafes derken Ergenekon soruşturması akıl almaz bir derinlik kazandı. Binlerce sayfalık iddianamede kayda geçen iddialar, soruşturmayı tahmin bile edemeyeceğimiz noktalara taşıdı.  Ama üç yıl içerisinde kanıksadık da bu tür haberleri! Başlangıçta kamuoyunda şok etkisi yaratan ‘darbe iddiaları’ ilk günkü heyecanı vermiyordu artık. O kadar ki, herhangi bir yerde toprağın altından law silahları çıkarılsa, haberin kendisinden çok etrafında dönüp duran spekülasyonlar ve magazin malzemeleri konuşulur oldu. Türkiye tarihinin en ciddi, en kapsamlı soruşturması olan Ergenekon soruşturması, bir kısım medya tarafından bilinçli bir şekilde sulandırılmaya çalışıldı. Darbelerden, hukuksuzluktan ve özgürlük kısıtlamalarından defalarca zarar görmüş, mahkûm olmuş, bu konuda çokça ağzı yanmış medya mensupları bile, bilerek ya da bilmeden bu ‘sulandırma çabasının bir parçası oldu. Nihayet Ergenekon iddianamesi de kahvede, berberde, kantinde magazinleştirilerek bir şaka malzemesi haline geldi.

Generaller de yorulur!

Çarşamba, 03 Şubat 2010

Bir generalin yüzünün aldığı şekiller yayınlandı bir internet sitesinde.

Bir bakmalı o yüzlere. Kimisinde gayet yorgun, ‘nerden bulaştım bu devlet işlerine’ der gibi bir yüz. Kimisinde ‘ben var ya, hepinizi asarım, keserim!’ der gibi bir yüz. Sonra düşünelim bakalım bu memlekette fikirleri ile yaşamaya çalışanları, kimliklerinden dolayı horlanmaya çalışılan onurun arkadaşlık ettiği insanları…

Latin Amerika’da İslam Devrimi

Çarşamba, 03 Şubat 2010

adem

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Her geçen gün Müslüman olanların sayısının daha da arttığı Latin Amerika’da İslam, şehirleri, evleri, kalpleri fethediyor. Vicdan sahibi, devrimci, maceraperest, ezilmiş insanların yaşadığı bu kıtada İslam artık büyük bir güç haline geliyor. 

İslam’a duyulan ilgi dünyanın dört bir yanında hızlı bir şekilde artıyor. Her gün gazetelerde, internet sitelerinde ünlü bir futbolcunun, sanatçının veya siyasetçinin daha Müslüman olduğuna dair haberler okuyoruz ve seviniyoruz. İslam’ın son yıllarda en fazla yayılma alanı bulduğu bölge ise Latin Amerika Kıtası. Latin Amerika Halklarının İslam’a bu kadar büyük ilgi göstermeleri farklı nedenlere bağlanıyor. Bu nedenlerden ilki Latin Amerikalılar İslam’ı yeryüzünde hakim olan adaletsiz düzene karşı bir isyan olarak görmeleri. Diğer bir neden ise şu: Birçok Latin Amerikalı, yaptıkları araştırmalar sonucu köklerinin Araplara, Endülüs Emevi Devleti’ne dayandığını fark ederek, köklerine dönmek için İslam’a giriyor. İslam’ın Latin Amerika’da bu kadar hızlı bir şekilde yayılmasının en büyük sebepleri arasında yine kıtada 1990’dan sonra  artan tebliğ çalışmaları, çıkarılan dergiler, internet vasıtasıyla yapılan yayınlar ve kurulan İslam merkezleri olarak  gösteriliyor.

Prof. Ümit Cizre kimdir?

Perşembe, 28 Ocak 2010

cizre

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ordu ve siyaset ilişkileri konusunda uzman olan Prof. Ümit Cizre, Gerçek Hayat’a konuştu:

“Hiyerarşinin sarsıldığı noktadayız”

 

 “28 Şubat’ın en ezici etkisi askeri vesayeti, askeri önlemleri yükselterek merkez sağı ve merkez solu aşırı aciz bırakması, sivil siyaseti yok etmesi oldu. Merkez sol ve merkez sağ intihar etti.”

 

Prof. Ümit Cizre kimdir?

 

Bilkent Üniversitesi öğretim üyesidir. Doktorasını 1987’de Ankara Üniversitesi’nde tamamlayan Profesör Ümit Cizre, ‘ordu ve siyaset’, ‘siyasal İslam ve ordu’, ‘Türk milliyetçiliği ve milli güvenlik politikaları’ konularında çalışmalar yapmaktadır.
Cenevre Silahlı Kuvvetleri Denetim Merkezi Uluslararası Danışma Kurulu, European University Institute ve Princeton Üniversitesi’nde de araştırmalar yapmış olan Prof. Cizre, Demokrasi Modelleri, Türk Siyasal Gelişimi ve Güncel Türk Politikası vb konular etrafında dersler vermektedir. ‘Adalet Partisi ve Ordu İlişkileri: Bir İkilemin Anatomisi’ ile ‘Muktedirlerin İktidarı’ adlı iki kitabı vardır.

 

Cumhuriyet tarihinde bir ilke imza atarak 2005 yılında ‘Almanak Türkiye: Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim’ başlıklı TESEV raporuna editörlük yapan Prof. Dr. Ümit Cizre, kamuoyunun ilk kez TSK’yla ilgili bu kadar detaylı bilgiye ulaşmasını sağlamıştı. Almanak’ın yayınlandığı dönemde Genelkurmay Başkanlığı tarafından sert tepkiyle karşılanan çalışma, güvenlik kurumları üzerindeki sır perdesini aralayarak, bilgiyi güvenilir bir biçimde ve her kesime sunmayı; bu bilgiyi yayarak görünmeyen iktidar ilişkilerini ve dinamiklerini görünür kılmayı; bu yolla güvenliği demokratikleştirmeyi ve saydamlaştırmayı amaçlıyordu. Almanak amacına fazlasıyla ulaşmış olmalı ki bugün ordudaki darbeci yapılanma, asker siyaset, asker iktidar ilişkileri beş yıl öncesine göre çok daha cesurca tartışılabiliyor. Balyoz planının ardından medyanın biriktirdiği soruları sormak için aradığı Prof. Ümit Cizre sadece Gerçek Hayat’a konuştu. Prof. Cizre’ye 2005’ten bu yana gelinen noktayı ve AKP’den sonra asker sivil ilişkilerinde nelerin değiştiğini sorduk.

 

 

Almanak 2005’i hazırlarken bugün konuşulan ordu içerisindeki yapılanmalar ve darbe planlarına dair öngörüleriniz olmuş muydu? Ya da bugün yaşananların ne kadarını öngörmüştünüz?

 

Almanak’ta dile getirilen eleştiriler, sivil iktidarların, bu yapıyı demokratik sivil denetim altına alması gereği noktasında düğümleniyordu. Sorumluluk bir noktada siyasi iktidarlara veriliyordu ve açıklık ilkesinden, bilginin serbest dolaşımı ilkesinden, AB taahhütlerinden dem vurularak, onlar referans gösterilerek sivil, demokratik denetim ilkesinin önemi vurgulanıyordu. Orada vazedilen silahlı kuvvetlerin bu vesayetçi mantığından ve bu mantığın yarattığı şeffaflık dışı davranışlardan, darbeci mantığından, korku yaratmaya yönelik tandansından, meşrebinden kaynaklanan bütün tehditler ayniyle vaki. Hiç değişen bir şey yok. Dolayısıyla Almanak’ın yazarları hiçbir şekilde yazdıklarıyla ters bir konuma düşmediler. Bugüne kadar ne dediysek, o açıkça ve katmerli bir biçimde ortaya çıktı. 

 

Çok ciddi eleştiriler almıştınız…

 

O eleştirileri Türk silahlı kuvvetlerinin yüksek komuta heyetinden aldık. Bu da o zaman bile ne kadar haklı olduğumuzu gösteriyordu. Çünkü toplumun diğer kesimlerinden, entelektüellerden, bu işi iyi bilen güvenlik camiası elemanlarından eleştiri almadık. Ayrıca bizim yaptığımız tek şey bilgi üzerinden gitmekti. ‘Güvenliğe ilişkin bilgiyi demokratikleştirdik’ dedik. Bu gün baktığımda,  Almanak’ta ciddi ve cesur işler yapıldığını görüyorum. Mesela Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yazan arkadaşımız Lale Sarıibrahimoğlu’nun makalesinde TSK’ya ilişkin bir maaş cetveli vardır. Bu şimdiye kadar yapılmamış bir şeydi. Bütün bunlar o camia açısından biraz korkutucu oldu. Durumun vahametini koruduğunu; Türkiye’deki asker sivil ilişkilerinin çok kaygı verici ve çok vahim boyutlarda olduğunu geçen dört yıl içersinde hep beraber yaşadık. Tekrar tekrar yaşadık.

O günden bu güne benim için sürpriz olan şu oldu;  biz, iktidarları demokratik denetimi gerçekleştirecek yasaları geçirmeye ve o mantaliteyi benimsemeye davet ederken, bu sürecin MGK’nın sivilleştirilmesi ve demokratikleştirilmesi, ardından da bütçenin denetime açılması mecrasında ilerleyeceğini düşünüyorduk. Askeri yargıdaki iki başlılığa son verilip asıl darbenin askeri yargıya indirileceği, askerlerin de sivil mahkemelerde yargılanacağı bir noktaya bu kadar çabuk gelineceğini tahmin etmiyordum.

 

Ama Anayasa Mahkemesi askerin sivil mahkemelerde yargılanmasına ilişkin yasal düzenlemeyi iptal etti!

 

Bence hiç fark etmez. Büyük bir mesafe katedildi ve bundan geri dönüş yok. Bu asker zatlar, askeri mahkemelerde yargılanmayacaklar. Yargılansalar bile ciddiye alınmayacak. Çünkü sonuçların ne olduğunu biliyoruz. Bu askeri yargıda düğümlenen mesele, bizi Anayasa değişikliğine doğru götürüyor. Çok eminim ve hiçbir kuşkum kalmadı o konuda.

 

Hükümet, bu kadar hayati bir meseleyken ‘Anayasa değişikliğini’ neden ağırdan alıyor?

 

Bunun cevabını aslında herkes bir miktar biliyor. Global bir siyaset bilimcisi gözüyle bakacak olursam, iki temel neden var: Bunlardan birincisi, tüm merkez sağ iktidarlara musallat olan, devletle ve özellikle TSK’yla ilişkileri zedelememe düşüncesi. Bu devlete tapınmacı mantık, Türkiye’nin merkez sağında ve maalesef dine duyarlı sağında çok fazlasıyla var. Adeta genlerine sinmiş bir mesele. Kendilerini bu koşullanmadan bir türlü kurtaramıyorlar. İkinci temel mesele de, özgürlükler ve demokrasi gibi sonradan benimsedikleri umdelerin bu kesimin üzerinde çok fazla sırıtması; başka bir deyişle içselleştirilmemiş olması. İfade özgürlüğü, yayın özgürlüğü gibi temel özgürlüklerin genişletilmesi, AK Parti’nin ne ölçüde birincil meselesidir?  Bu önemi bir soru ve sorun.  Çünkü AB angajmanları nedeniyle benimsedikleri birtakım umdeler bunlar. O noktadaki samimiyeti de sorgularım.

 

Samimiyetini sorgulasanız da Hükümet demokratik açılım konusunda çok ısrarcı görünüyor. Bunun nedeni nedir?

 

Çünkü AK Parti 2002’den bu yana işbaşında ve o çok da sarsmak istemediği dengeler tarafından çok ciddi bir biçimde sarsılıyor. Müthiş bir ateş altında.  Birinci neden bu. AK Parti’nin kendi geleneğinin ve kendi benimsediği demokrasi ideolojisinin baskısı ve zorlamasıyla değil, bizzat hayatın itişiyle açılıma doğru gittiğini görüyorsunuz. Kaldı ki Kürt meselesindeki açılım AK Parti’nin varoluş nedenidir. Akıllı ve akılcı bir siyasetçi Kürt meselesinde kaydedeceği gelişmelerin bir sonraki seçimleri birinci derecede etkileyeceğini görür. Temel mesele o bence. Çünkü Türkiye’nin merkez sağı da, merkez solu da, entelektüelleri de, liberalleri de, Kürt meselesinin Türkiye’nin önündeki en büyük takoz olduğunu görüyor. Temel meselemiz bu.

Bir ikinci meselemiz de başörtüsü meselesi. Her iki mesele de AK Parti’yi o kadar zorluyor ki, AK Parti bir Anayasa değişikliğine doğru gitmek zorunda. Bu çok zaman alacak bir süreç. Akşamdan sabaha tabi ki mümkün değil. Bunun içerisine bazı popülist eylemler de yerleştirecektir elbette. Çünkü önümüzde seçimler var. Hiçbir iktidardan tutup da seçim kazanma bencilliğini bir tarafa atıp, rejimi demokratikleştirecek idealist tavırlar bekleyemeyiz. Dolayısıyla ben AK Parti’nin yer yer popülist, yer yer sahici demokrat reformlarla bu işi götüreceğini ummak istiyorum.

 

AK Parti’nin ateş altında olduğunu söylediniz. Neden peki?

 

AK Parti niye böyle bir saldırı altında sorusunun bir cevabı Ergenekon’dur. Ama AK Parti’nin hem sivil hem askeri kesimden bu kadar ciddi bir itirazla ve saldırıyla karşı karşıya olmasının gerisinde yalnızca Ergenekon yatmıyor. Çünkü Ergenekon, Balyoz harekatı, Ayışığı, Sarıkız ve Bülent Arınç’a suikast girişimine kuşbakışı baktığınız zaman, bir anlam yüklemeniz gerekiyor. Benim yüklediğim anlam şu: AK Parti’yle iktidarı paylaşmaktan son derece rahatsız bir blok var ve bu bloğun ve askeri hiyerarşinin sarsıldığı bir noktadayız. Bu çok ciddi bir durum aslında. Çünkü bu darbe planlarını, geçmişteki darbe planlarından ayırt eden en önemli nokta, ihbarcıların ortaya çıkmış olması. Bunun üzerinde biraz düşünmek gerekiyor. Derin devlet geçmişte de vardı. Ecevit’in 74’lerde kontrgerilla şikayetini hatırlıyoruz. Hatta daha da önceye; Cumhuriyet’in kuruluşuna giden bir geçmişi var. Niçin derin devlet son yıllarda bu denli gözümüzün önünde ete kemiğe bürünüyor? Bunun gerisinde derin devletin içersinden kaynaklanan bir bilgilendirme meselesi var. Bunun üzerinde durmamız lazım. Bu bilgilendirme, bu ihbar furyası elbette büyük bir şeffaflık getiriyor, büyük bir bilgi akımını sağlıyor olup bitenler konusunda. Bazılarımız şüphe duyar, bazılarımız duymaz. Ben bu darbe planları konusunda en ufak şüphe duymayanlardan biriyim. Niye? Çünkü bu işin geçmişini bir miktar biliyorum, darbecilik geleneğini, darbe kafasını, bunun gerisinde yatan kültürü, yapılanmayı, stratejileri bütün bunları bir miktar incelemiş bir kişi olarak, bunları ciddiye alıyorum. Bu kadar büyük bir bilgilenme TSK’nın en çok övündüğü -ve herhangi bir ordunun en çok övünmesi gereken- hiyerarşik bütünlüğünü sarsmış durumda. Orduda bir parçalanma var. Çok açıkça ortada. Bu ordu nasıl savaşacak? Bu zaaf ve parçalanma iktidar savaşını daha da şiddetlendiriyor. Yüksek komuta heyeti, bu bilgi akışı ve ihbar furyasıyla utanç verici bir duruma düştü. Takdir edersiniz ki zor bir durumdalar. Dolayısıyla iktidar savaşı ve saldırı kıyasıya sürüyor. 

 

Peki yöntem aynı mı? Mesela balyoz planında 12 Eylül’ü model almışlar?

 

Bundan on yıl önceki sivil – asker ilişkisi tablosuyla karşı karşıya olmadığımızı gösteren en önemli gelişmelerden birisi de, TSK’nın laik cepheyi sivillerle birlikte oluşturma çabası. Askerin, sivil işbirlikçiler, destekçiler, sempatizanlar, şahıslar, kurumlar ve düşünce kuruluşlarından, hatta sivil toplum kuruluşlarından oluşan müthiş bir yelpazeyle işbirliği içersinde olduğunu görüyoruz. Böyle bir olay Cumhuriyet tarihinde ilk kez gerçekleşiyor. Cumhuriyet mitingleriyle başlatabiliriz bunu. Atatürkçü Düşünce Derneğiyle, Çağdaş Yaşamı Destekleme Dernekleriyle vb sivil toplumla, AK Parti’nin iktidara gelişinden itibaren geliştirilen işbirliği yelpazesi var. Bu da çatışmanın ve çarpışmanın ne kadar ciddi olduğunu gözler önüne seriyor. Cumhuriyet tarihinde hiçbir iktidar AK Parti kadar medya, finans kuruluşları, para desteği, entelektüel güç de dahil çok geniş bir cepheden her türlü araç kullanılarak girişilen böylesine bir saldırıya uğramadı. Onların da cevabı, muhbirler vasıtasıyla bu darbe planlarının açığa çıkmasını kolaylaştırmak oldu. Türkiye’deki asker-sivil ilişkisinin en temel dayanak noktası ‘iktidar’dır. İkisi de iktidar için, iktidarı paylaşmak için savaşır. Ama bu seferki iktidar savaşı çok acımasız, çok ciddi, çok vahim ve kurumlardan birisini öbürü aleyhine sarsan, dengeleri değiştiren bir iktidar savaşı. Onun için gün her şeye gebe. Her şey olabilir, çok ciddi gelişmeler olabilir.

Geçmişte darbe anlarının en önemli gerekçelerinden birisi asayişsizlikti. Bugünkü darbe planlarında ise, darbe hazırlamanın ön koşulu asayişsizliği geri getirmek gibi görünüyor. Camileri bombalama planları gibi. Bu da asker sivil ilişkilerindeki en önemli dönüşümlerden biri. Ve bu askerlerin aleyhine oluşan bir dönüşüm. Eskiden asayişsizliği sona erdirmek için darbe yapılırdı, şimdi ise darbe yapabilmek için asayişsizlik planlanıyor.  Dolayısıyla toplum geçmişteki birçok derin devlet eyleminin de bu türlü eylemler olduğunu kavramış durumda artık.

 

Kapatma davası açılacağına dair beklentiler de var…

 

Saldırıların en önemli aracından söz etmedik. Yargı! Bugünkü sivil – asker ilişkilerini on yıl öncesinden ayırt eden en önemli özelliklerinden birisi de, yargının siyasallaşması, bir cephenin açık aracı olabilmesi. Bir kapatma davası açılabilir. Ben de bekliyorum. Hiçbirimizi şaşırtmaz. Ciddiye alınmalı bu savaş.

 

Askerin siyasal parti gibi davranmaktan vazgeçmesi için birtakım düzenlemelere ve sistem değişikliğine gidilmez mi?

 

Asker – sivil ilişkilerindeki ivme, ağırlık, sorumluluk tamamen iktidarın elinde. O açıdan Türkiye çok önemli bir dönüm noktasından geçiyor. Çünkü bu özgüvensiz, statükocu, kolaycılığa kaçan, popülizm ile seçmenini elinde tutan iktidarlar anlayışına da hayatın itişiyle son verilen bir dönemden geçiyoruz. Bu da benim için, bir siyaset bilimcisi olarak çok önemli. Türkiye’de ‘iktidar’ anlayışı, iktidar olmak, iktidar gibi davranmak anlayışında da bir eşik atlıyoruz gibime geliyor.

 

Seçilmiş olmak ‘iktidar’ olmaya yetmiyor yani…

 

Evet, hiçbir parti ‘iktidar’ olmuyordu. AK Parti’nin de şu ana kadar tam iktidar olduğunu söylemek mümkün değil. O da müthiş u dönüşlü iktidar yaşadı. Şemdinli olayındaki tavrını hatırlayın. Göz göre göre lades. Şemdinli olayındaki gibi bir yığın hatalı tavır sergiledi. Kolaycılığa ve statükoculuğa kaçtı. Ama bundan sonra yasa değişikliklerine eşlik eden bir anayasal ruhu, yasaların ruhunu benimsetme ve içine sindirme, klişeleşmiş, anlamını yitirmiş ‘hukuk devleti’ nosyonunun gerçek anlamda yerleştirilmesi için çabalamak zorunda. Asker -sivil ilişkilerinde de bu anlamda en önemli açılım yargıda oldu. Yargının yaşamsal önemi ortaya çıktı. ‘Adaleti yargıya bırakmak’, ‘Bağımsız yargıya meseleyi sevketmek’ ya da “yargıya intikal eden bir dava üzerine konuşmamak” gibi birtakım klişelerin ne kadar anlamsız olduğu ortaya çıktı. Çünkü yargı bağımsız değil.

 

Kurumsal olarak birilerinin kalesi gibi görülüyor…

 

Aynen öyle. Birilerinin kalesi olduğu açıkça ortaya çıktı. Dolayısıyla AK Parti’nin, Anayasa değişikliği ve bağımsız yargı konusuna ağırlık vererek iktidarını kurmak zorunda olduğu ortaya çıkıyor. Çünkü rejimin asıl sahiplerinden biriymiş gibi davranıyorlar. Yargılarıyla, entelektüelleriyle, sivil toplum kuruluşlarıyla, medyasıyla, eski ve yeni siyasi kişiliklerle, üniversiteleriyle, rektörleriyle rejimin sahibi gibi davranma hakkını kendilerinde görüyorlar.

 

M.Kemal’in, askerin siyasete girmemesiyle ilgili kati ifadeleri vardır. Buna rağmen askerin, Atatürk’ün de adını kullanarak her seferinde darbe yapmasına nasıl bakıyorsunuz?

 

Atatürk’ün askeri, siyasal alandan tamamen ayrı tutmuş olması keyfiyeti doğrudur. O dönemde askerlerin sivil siyasete asla müdahale edemediği gerçeğiyle karşı karşıyayız. Ancak bunu da biraz doğru değerlendirmek lazım. Atatürk’ün silahlı kuvvetleri siyasetin dışında tutma arzusu biraz da iktidarının tekliğini koruma adına yapılmış bir şeydi. Demokratik kaygılarla yapılmış bir olay değildi elbette. İttihat ve Terakki geleneğinden gelen eski generallerin, paşaların hüküm sürdüğü bir yeni Türkiye’de Mustafa Kemal elbette iktidarını diğer generallerin engelleyebileceğini, bir iktidar savaşı çıkabileceğini düşünerek bu kuralı getirdi. Milli irade ve TSK ilişkisi yeni kurulan cumhuriyette bizim arzu ettiğimiz anlamda demokratik bir ilişki hiçbir zaman olmadı. Bu adeta böyle başladı, böyle gitti ve böyle sürüyor. Kitleleri cahil, işe yaramaz, tehlikeli ve gericiliğe çok kolay alet olabilecek mahiyette görüyor. O biçimde gören bir zihniyet var, o zihniyetin yapıları var, iç hizmet yasası var. O zihniyeti bu açıdan rahat bırakan iktidarlar var. Milli iradenin tecellisine saygıyla bakılmadığı kesin. Biz bunu bir veri olarak alıp, analizlerimizi bunun üzerinden yapmak zorundayız. İktidarların da bunu bir veri olarak alıp, plan ve programlarını, reform planlarını, demokratikleşme açılımlarını bunun üzerinden yürütmeleri gerekir.

 

Yani ortada ‘demokrasi’ye geçit vermeyen bir yapı var…

 

Maalesef çok açık ve vahim bir gerçek bu. Mesele sadece kitleleri küçük ve hakir görmekten ibaret değil. Bu konuda eyleme geçme inisiyatifini elinde tutan veya bu hakkı kendinde gören bir yapıyla karşı karşıya olduğumuz ortada. Askeri vesayet rejimi derken, vesayetçi rejimin tezahürlerinden söz ediyoruz. Dolayısıyla müdahale adeta doğal. Buna ek olarak, iktidar güvenlik ideolojisi üzerinden kuruluyor. Güvenlik ideolojisi de iç tehditler üzerine kuruluyor. İç tehditler de dönüp dolaşıp aslında bu milli iradeye saygısızlık üzerine kilitleniyor. Kürtlerin ve İslamcıların iç tehdit olarak görülmesi gibi… Kaldı ki Kürt milliyetçiliğini, Türk milliyetçisi, militarist rejim tetikledi. JİTEM de onun küçük bir ajanı. Derken 28 Şubat güvenlik ideolojisi üzerinden üretilen iktidarı katmerleştirdi. 28 Şubat’ın en ezici etkisi askeri vesayeti, askeri önlemleri yükselterek, merkez sağı ve merkez solu aşırı aciz bırakması, sivil siyaseti yok etmesi oldu. Merkez sol ve merkez sağ intihar etti. Mesut Yılmaz’ın, Tansu Çiller’in, bir bakıma Ecevit’in, hatta 1999 seçimlerinde başarı göstermesine rağmen Bahçeli’nin – şimdi de Meclis’te olmasına rağmen –  aslında ciddi anlamda varlıkları yok artık. Askeri vesayete karşı koyamadılar, hatta tapındılar.

 

Peki kırılma noktası neydi? 28 Şubat’ta yükselen askeri vesayet ne oldu da şimdi utanç verici bir noktaya geldi?

 

ABD’nin geçmiş ve bugünkü iktidarlarının gözünde, Ortadoğu’ya bakışlarında, Türkiye’nin çok büyük bir anlamı ve yeri var. Ve AK Parti iktidarını iyi, güvenilir, işbirliği yapılabilir bir müttefik olarak görüyorlar. Bu da TSK’yı çok fazla rahatsız ediyor. Kırılma noktası belki de ABD’yle ilişkilerin düşündükleri istikamette gelişmemesi. Biraz da 2007 yılında Nokta dergisinin ortaya çıkardığı Ayışığı, Sarıkız operasyonları bunda etkili oldu. Dönüşüm sadece iç politikada darbe planlarının birer birer ortaya dökülmesiyle değil, aynı zamanda dış politikada AK Parti’nin başarılı bir ABD politikası izlemesi sayesinde oldu. Darbe planlarının gerçekleşmemesinin ardında ABD’sizlik var. Bu bakımdan Türkiye’de hiçbir darbe olasılığı yok şu anda. Çünkü iktidarları sarsıldı. Kamuoyu derin devletin aslında ne menem bir şey olduğunu çok büyük ölçüde kavradı. Büyük bir bilinç yükselmesi var.