‘Arşiv’ kategorisi için Arşiv

‘Kem âlât’ kullanmayan çizer

Cuma, 12 Şubat 2010

hasan

SUAVİ KEMAL

30 yılı aşan bir sanat mesaisi Hasan Aycın’ın ki… Çizgisini ve bakışını bozmayan bir sanatçının yorulmak bilmez bir mesaisi. Onun hayatından devşirilebileceklerimiz ise elbette sadece sanatla sınırlı değil.

Hasan Aycın’ın poetikasını bir cümle ile özetlemek gerekseydi, bütün özetlerin özünü şu cümlesinden devşirmek mümkün olabilirdi: “Kendimi bilmek için çiziyorum.” Bu kadar yalın, bu kadar net bir cevap. “Kendini bilen rabbini bilir” hadisinin ışığında bakınca da bir gülün açılışı gibi katmer katmer açılıyor yapraklar. Çizgilerine bakınca “kendini bilmenin” merhaleleri bir çiçek gibi gözler önüne seriliyor. “Kendini bilmenin” nasıl bir mesai istediği de, bir nasip meselesi olduğu da aynı şekilde aşikâr oluyor.

İnsan yaptığına ruhundan üfleyendir

Cuma, 12 Şubat 2010

yusuf

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yusuf Armağan

Çocuk denebilecek yaşlardayken, Bursa Ulucami’nin inşaatına ilişkin duyduğum bir hikayenin, aslında bir düşünüş biçiminin tam da merkezine oturuyor oluşunu çok sonraları farkettim. Şöyle bir şeydi o hikaye:

Yıldırım Bayezid, Bursa’da inşa ettirdiği Ulucami’nin inşaatının yavaş gidiyor oluşunun sebeblerini yerinde müşahade etmek için cami inşaatını yüksekçe bir tepeye çıkarak kontrol etmektedir. Padişah farkeder ki bir işçi, elinde koca bir kesme taş olduğu halde taşların yığılı olduğu yerden caminin temeline kadar gelmekte ve taşı temel bırakmaksızın geriye dönmektedir. Elinde taş olduğu halde taşı ilk aldığı yere geri dönen işçi, hiç dinlenmeksizin yeniden temele doğru yol alır. Elinde bulunan o taşı temele koymadan geriye dönen işçinin bu hareketi sürekli tekrarladığını gören padişah hiddetlenir ve işçiyi cami inşaatını engellediği gerekçesiyle cezalandırmak maksadıyla huzuruna çağırtır. Padişah neden taşı temele bırakmadan aynı taşla bir o yana bir bu yana gidip geldiğini sorar. İşçinin utana sıkıla boy abdestinin olmadığını söylemesiyle anlaşılır ki, işçi boy abdesti olmadan cami temeline taş koymaktan imtina etmektedir. Ve böylelikle işçilerin boy abdesti alabilecekleri bir mekanın tesis edilmediği gerçeği ortaya çıkar. İşçi affedilir. Ve derhal caminin kuzey tarafına bir hamam inşa edilir.

Ben valiyken, Hakkâri’de…

Cuma, 12 Şubat 2010

yakın-tarih

  Terör olayları ya da Ferit Edgü’nün romanından sinemaya uyarlanan ‘Hakkari’de Bir Mevsim’ filmi olmasa, Hakkari, kuş uçmaz kervan geçmez, uzak bir doğu kenti olarak anılacaktı muhtemelen. 1980’li yılların başına kadar zaten öyle bir yerdi. Öyle bir yerdi ama, o yıllara kadar bu kuş uçmaz kervan geçmez şehrimizi yabancı diplomatlar hiç de yalnız bırakmamış anlaşılan.  Temmuz 1967 ile Eylül 1970 arasında Hakkâri Valiliği yapmış olan Hüseyin Öğütçen’in hatıralarından öğreniyoruz bunu. Meriç, Bigadiç, Burhaniye, Gönen, Pasinler’de kaymakamlık, Niğde, Antalya, İzmir ve Kocaeli’de valilik yaptıktan sonra 1986’da emekli olan Öğütçen, ‘Bir İdarecinin Zamanla Yarışı’ adıyla 1991 yılında yazdığı anılarında, ‘Yabancıların Hakkâri’ye İlgisi’ başlığı altında şunlara yer veriyor: “Valilik yaptığım dönemde bazı yabancı diplomatlar Hakkâri Bölgesi ile yakından ilgilenmişlerdir. 1966’da ABD Büyükelçisi Hakkâri’yi ziyaret etmiş, halktan birinin evinde ve Berçelen yaylasında bir çadırda kalmıştır. 1968’de ABD Büyükelçiliği siyasi işler müsteşarı Mr. Burdett. ve eşi ile sonradan İzmir Başkonsolosu olan Mrs. Smith vali konağında konuğum oldular. 1969’da ABD Büyükelçiliğinden bir askeri ataşe Mardin-Uludere-Beytüşşebap yolu ile Hakkâri’ye geldi. Alman Büyükelçiliği Ortadoğu ziraat ataşesi Dr. Schwark 1969 yılında ayı avı için Hakkâri’ye geldi. 10 yıldır tanıdığım dostumun av merakını yeni öğreniyordum. Şansı yokmuş ayı bulamadı. 1970 yılında Alman Büyükelçisi Tielfelder ve albay rütbesinde askeri ataşe vali konağında misafir edildi.”

BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI NE ZAMAN KALKAR ?

Cuma, 12 Şubat 2010

Reşat Petek

Çok hızlı bir değişim sürecinden geçiyoruz. BALYOZ  adlı darbe planının deşifre olmasıyla, darbecilerin, cami bombalamaktan kendi uçağımızı düşürmeye kadar ne korkunç planlar hazırladıkları ortaya çıktı. Belgeler valizlerle savcılığa teslim edildi. Ses kayıtlarının yayınlanınca, planda imzası bulunan dönemin 1.Ordu Komutanı Çetin Doğan, planın görüşüldüğü semineri ve ses kayıtlarını kabullendi ama darbeye yönelik planların ekleme olduğunu iddia etti. Ses kayıtlarında, EMASYA kullanılarak sıkıyönetim ilan edilmeden nasıl sıkıyönetim komutanı gibi hareket edileceği ve merkezin darbeye ikna edileceği anlatılınca, EMASYA yeniden tartışılmaya başlandı. ‘Emniyet Asayiş Yardımlaşma’ ifadelerinin kısaltılmışı olan ve 28 Şubat sürecinde Genelkurmay ile İçişleri Bakanlığı arasında imzalanan protokolü ifade eden EMASYA, sivil otoritenin talebi ve talimatı olmadan askere asayişe müessir olaylara müdahale imkanı tanıyordu. Org.Çetin Doğan`ın  `paşa paşa imzalattık` dediği protokol,  Başbakan Erdoğan`ın talimatıyla iptal edildi. Askeri vesayetin devamı için kullanılan önemli bir dayanak kaldırılarak, hukuk devleti olma yolunda önemli bir adım atıldı.

Mazisi Olmayanın Geleceği Nic’olur?

Cuma, 12 Şubat 2010

nasır

Nihat NASIR

Bir milletin ve medeniyetin, tarih sahnesinden nasıl silinebileceği sorusunun onlarca cevabı olabilir. Fakat bir husus vardır ki, o gerçekleşmeden sair unsurların vaki olması imkân dâhiline girmez. 

‘Nedir o husus?’ diye sorulacak olursa eğer cevabımız katiyen, ‘geçmişten geleceğe, bir gemi misali seyreden insanın, zihin dünyasındaki devamlılık tasavvurudur!’ diyebiliriz.

Bu tespiti, yukarıya doğru, meslek, medeniyet, ‘din’ olgularına tatbik etmek de mümkün…

Mesela bir meslekte devamlılık tasavvuru gelişmemişse, o mesleğin bir süre sonra adı bile hatırlanmaz. Keza bir medeniyet için de aynı durum söz konusudur.

Son tahlilde ‘din’ için de bu böyledir.

Nitekim Hz. Âdem’den buyana çeşitli isimlerle insanın saadet-i dareyni için indirilen dini umdeler, bir şekilde deforme edilerek tahrifata uğratılmış, akabinde de Allah’ın, kulları için seçmiş olduğu ‘din’ kavrayışı başka bir şekle bürünerek bir anlamda Zat-ı Ulûhiyete karşı bir isyan organizasyonu vasfına bürünmüştür.

Bunun için ‘din’ isimleri zikretmenin gereksizliği açıktır.

Yalnız şunu ifade etmek gerektir ki, mezkûr dinlerin muharref vasfı kazanmasında o dinin saliklerinin ‘devamlılık’ tasavvurlarını, şu ya da bu vesile ile yitirmiş olmaları yegâne hakiki müsebbiptir.

EN ERKEK AĞAÇ: AĞCA Katil çıktı.

Cuma, 12 Şubat 2010

murat

Murat K.

Gözümüz aydın, enternasyonal celladımız artık aramızda. Uzun zaman ikamet ettiği İtalya’ya, bu moda cennetine üzerinde taşımaya özen gösterdiği mavi rengi  benimseten; Papa ile görüşmelerinde suçlu bir çocuğun sevimliliği ve masumluğunu kadraja sokan bu tuhaf adam, öz evlatlarını korumak konusunda alabildiğine titiz davranan yüce devletimiz tarafından bir süre kendi ülkesinin mahpushanesinde de ağırlandı.

Kimileri, yaptıkları matematik hesaplarına dayanarak, içeriden daha geç çıkması gerektiğini söylese de, hukukun ve matematiğin üzerinde olan bu uhrevî beden, parmaklıklar arasından sıyrılıp kanatlanıverdi işte.

YETTİ ŞU ‘LOSTKÜRE’ DE ÇEKTİĞİMİZ EZİYET

Cuma, 12 Şubat 2010

lost

Belki de her şey arkadaşlarınızın ısrarı ile başladı. ‘Mükemmel bir dizi, muhakkak izlemelisin’ gibi sözler yüzünden oturdunuz ekranın başına. Merakla ‘play’ tuşuna bastınız. Dakikalar geçtikçe oturduğunuz yere iyice kuruldunuz. Dünyayla bağlantınız yavaş yavaş kesildi. Merakınız arttı. İlk on dakikanın sonunda, diziyi ‘sonuna dek’ izleyeceğinizi biliyordunuz. Bölüm sonuna geldiğinizde kararınızı verdiniz bile: ‘ne pahasına olursa olsun…’

Haftanın filmi: Karate Kid

Cuma, 12 Şubat 2010

kekremsi

Bu haftanın filmi kavga etmeyi beceremeyip arbede yaratan pek saygıdeğer meclis üyelerimiz için. Hakaretler, küfürler havada uçuşmaya başlayınca ilk olarak aklıma “Çocuklar İçin Karate” gibi bir kitap bulmak geldi, fakat maalesef ki bulamadım. Bu yüzden “Karate Kid” filminde karar kıldım. Karate Kid, 1984 yapımı bir gençlik filmi. Mahalleye yeni taşınmış, yerli gençler tarafından hırpalanan Daniel ve ona karatenin inceliklerini öğretmeye çalışan üstat Miyagi-san’ın hikâyesini konu alıyor. Üstat Miyagi, Daniel’a bazen araba yıkatarak, bazen de çitleri boyatarak karate öğretir. Milletvekillerimize de böyle bir uygulama getirmek gerektiğini düşünüyorum. Kâh meclisin duvarlarını boyayan, kâh çiçekleri sulayan vekillerimizin de yola geleceklerini, bir sonraki kavgada şık karate hareketleriyle bizlere doyumsuz bir spor gösterisi sergileyeceklerine inanıyorum. Bu yoldaki tek eksiğimiz, Miyagi gibi işin ruhundan anlayan bir üstat.

Devesini satan peygamber

Cuma, 12 Şubat 2010

İbrahim Paşalı

Tohumun kaderi, içine düştüğü topraktır… Tohum istediği kadar iyi olsun, içine düştüğü toprak iyi değilse, mukadderatı malumdur: akıbeti mahzundur. ‘İçinde’ yaşadığımız topluluğun ve toplumun etkilerini layık-ı veçhile hesaba katmamak, insanı, hakikatin sol’una veya sağ’ına savurabilir. Yolun sağ’ında veya sol’unda olan insan, mugalâtadan başka bir yere varamaz. Yoldan çıkılmıştır bir kere… Bu da ‘entelektüel yolsuzluk’tur.

Nasreddin Hoca’nın “ye kürküm ye” hikâyesi ile büyüyen kişinin, sonradan görmelerin sosyolojisinden kanı kaynamaz, gözleri kamaşmaz, kelimeleri parlamaz. Hoca Nasreddin’in tedrisinden iyi kötü geçmiş kişi, günlerini bu fakir tartışmalarla niçin israf etsin? Doktorasını Karacaoğlan ile yapmanın derdine düşer. Dert, insanın pusulasıdır.

Levh-i Mahfuz “hack” edilemez

Cuma, 12 Şubat 2010

hüsrev

Hüsrev Hatemi

Herhangi bir müddei değil, Kur’an’ın bizzat kendisi, Tanrı kitabının,“Levh-i Mahfuzda” yani “protected hard disc” de korunduğunu bildirir. İlahi makamdan gelen bilgilerin birtakım şifreleri olabilir. Yalnız şunu da düşünmek lazım ki, şifreler ancak peygamberlere ve bazan da yüksek mertebeli velilere bildirilir. Şifre çözmeğe çalışmak meşru bir eylem olsaydı, Hz.Muhammed bize bazı çözüm anahtarlarını verirdi. Yalnız peygamberler değil büyük veliler de bu konuda gerektiği gibi davranarak susmuşlardır. Bir mutasavvıfın çok sevdiğim bir beyti vardır: “İn raz ki der sine nihan est ne va’z est / Ber daar  tevan goft, be minber ne tevan goft.” Anlamı: “Yüreğimde gizli  olan  Sır bir öğüt, bir vaaz değildir. Bu sebeple ‘dar ağacı’nda söylenebilir. Minberde, herkese açıklanmaz.” Yine söyleyelim ki, şifre çözücülük bilim ile olmaz. Çünkü söz konusu olan Hariciye Vekaleti kriptoları değil, İlahi makamın kendisince korunan “hard disc”idir. “Gücümüzce yapıyoz, oyalanıyoz abicim. Şifre çözmek bize mi kaldı,” denemez. Çünkü İlahi makamla ne tek yönlü ne çift yönlü şakalaşmak mümkün değildir. Değil İlahi makam, hiçbir melek ile de şakalaşmak mümkün değildir. Bu bakımdan, hacker olarak Hak Eri olma hayali kuranlar, Ecinni taifesinin çakeri (kölesi) haline gelme tehlikesine maruzdur. Langalı Hüsrev adlı bir derviş ne demiş? “Levh-i Mahfuz Hacker’i-Sayıla mı Hakk Eri? ‘Gururunun Çakeri’ olmayıp, dön bu yoldan.” Langalı Hüsrev Baba’yı çok yakından tanırım. Bu sebeple söyleyebilirim ki, sözleri bir muvaffakıyet karşısında duyulan haset eseri değildir. Hackeran takımı onun ve benim söylediklerimi kıskançlık sayıyorlarsa, kendileri bilirler.

Buradan bir Pierre geçti: BAY LOTİ

Cuma, 12 Şubat 2010

hacer

Hacer Betül Yıldırım

 

       Nazım Hikmet’e göre ‘bize Fransız zabitlerinden daha uzak bir oryantalist’, Abdülhak Şinasi Hisar’a göre ise ‘eşi bulunmaz bir Türk dostu’;  Pierre Loti. 1850 yılında Fransa’nın Rochefort şehrinde doğdu.  Ailesi protestandır. Çocukken Latince, Yunanca ve İngilizce öğrendi. Denizcilik eğitimi aldı ve 1873 yılında deniz subayı oldu. Meslek hayatında oldukça başarılı biri olan Yüzbaşı Loti, albaylığa kadar yükseldi. Asıl adı; ‘Louis Marie Julien Viaud’ olan Loti, hepimizin bildiği bu ismini 1867 yılında, bir deniz seferi sırasında Tahiti’li yerlilerden almıştır. Yerliler Loti’nin ruhundaki enerjiyi fark etmiş olmalılar ki O’na “egzotik iklimlerde açan çiçek” anlamına gelen bu isimle hitab ettiler.

Asker mektubu!

Cuma, 12 Şubat 2010

“Talimatnamede yazdığı üzere Allah Allah diyerek düşmana hücum ederken, bir kurşun böğrümü deldi. Hiç ağlamadım komutanım. Kelime-i Şehadet getirdim sadece yere düşerken. Şehit olunurken ağlanır mıydı hiç? Gözyaşı yakışır mıydı Mehmetçiğe?

Gözümü açtığımda GATA’daydım. Yaralı kurtulmuştum ama müthiş acı çekiyordum. Ağlamadım yine de. Anam ziyaretime gelecekti çünkü. Gözyaşlarımı gururla içime gömdüm, ağlamadım! Saçlarımı taradım, kolonya sürdüm bekledim. Tam 3 saat geçti anam gelmedi. Sonra bir tertibim geldi. Yutkunarak, başörtülü diye anamın hastaneye sokulmadığını söyledi. Tutamadım kendimi, işte o zaman, ağladım komutanım…”

“GÖRÜLMÜŞTÜR”: Mukadder Gemici

Cuma, 12 Şubat 2010

eraslan

 

 

 

 

 

 

Mukadder Gemici, Dergah Dergisi’nde kalbimizin zarına dokunan hikayeler kaleme alıyor birkaç zamandır. Kalbin zarı olur mu? Olur diyor Kur’an. Hani Yusuf Kıssasında “şagaf” diye geçen bir kelime vardır, ellerini doğrayan kadınlar Züleyha’nın aşkına hak verdiklerinde, “onun sevdası, kalbinin zarına işlemişti” derler ya… Bu, öyle umut ediyorum ki, bir tür “mazur görülme” hadisesi olsun, yanmış yıkılmış hepimiz için… Mukadder’deki sahiciliğe dayalı abartısız insanlık halleri de bizi buna benzer bir mazerete yolcu ediyor; insanız ve dünya işte geldi geçiyor diye bir sızı… Kalbimi hissediyorum, kalbimin yerini, onun öykülerini okurken… Alzaymır hastası bir babayla çıkılan tren yolculuğu mesela bize “nereye gidiyoruz?” sorusunu sordurur. Öykünün ‘altın vuruş’ diyeceğim finalinde baba ile oğul artık yer değiştirmiştir, oğlunda babasını gören bir ihtiyar… Ama ben en çok öykünün geçtiği tren kompartımanından etkilendim. Sanki tren değil dünya idi giden, sanki sade bir baba-oğlu öyküsü değil, hayatın kendisiydi bir çırpıda anlatılan…

Yeni kuşaklar için darbeler tarihi

Cuma, 12 Şubat 2010

darbe

 

 

 

 

 

 

Gülcan Tezcan

 

İlköğretimden itibaren çocuklara Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi okutulur. Yetmez, üniversiteye adım attıklarında da devam ederler aynı dersi okumaya. Torna tesviye bölümüne, at yetiştiriciliğine, tıp ya da biyoloji bölümüne de gitseler durum değişmez. Üniversitenin ilk yılında bir kez daha o kutsal ders belletilir ülkemizin gençliğine. Üniversiteler özgür düşüncenin yeşerdiği yerlerdir, ola ki gençlerin kafası karışır düşüncesiyle,  bu derse özel bir önem atfedilir. Ama bir de “karşı tarih” var, okutulmayan; darbeler tarihi! Yakın tarihinde bu kadar çok darbe ve darbe teşebbüsü yaşamış tuhaf bir demokrasinin kucağına doğan nesiller, büyüklerini sürekli tartışıp durdukları kimi dönemlere de isimlere de fazlasıyla yabancılar.  27 Mayıs’ta ne olduğundan, 12 Mart’ın neden yaşandığından, 12 Eylül’ün nasıl tezgâhlandığından ve bütün bunların nelere mâl olduğundan ya haberli değildirler ya da afaki bilgilere sahiptirler.  O yüzden de Kenan Evren’i tonton bir emekli asker ve ressam zannedip, alkış yağmuruna tutabilirler. Belki de yapılması gereken müfredata ‘Darbeler Tarihine Giriş’ diye bir ders koymak ve gençlerimize hakikati anlatmak. Hükümet demokratik açılım paketine böylesi hayati bir maddeyi de ilave eder mi bilemeyiz ama Gerçek Hayat dergisi olarak gençlerin zihinsel açılımına katkıda bulunmak için kısa bir darbeler tarihi hazırladık.

“Modern Türk şiiri yeniden kuruluyor!”

Cuma, 12 Şubat 2010

baki

 

 

 

 

 

 

 

Yakup Öztürk

 

Yıllık bahsine geçmeden önce, sizden son birkaç yıl içindeki Türk şiirini değerlendirmenizi istiyorum. Farklı şiir anlayışları dergilerde görülüyor. Neo-epik şiir, deneysel şiir, imgeci şiir… Bu arada haiku ağırlıklı düşünüp yazanlar da var… Siz bugünün şiirini nasıl yorumluyorsunuz?

İkibinlerin başlarından  itibaren senin de belirttiğin gibi bazı yeni şiir anlayışları şekillenmeye başladı. Yeniliklerin bu yıllarda gözle görülür olmaya başlamasının nedenlerinden biri, daha önce bir yazımda da belirtmiştim, 1980 Kuşağı şiirinin artık miadını doldurmuş olmasıdır. Cemal Süreya’nın kullandığı kavramlarla “azalan verimleri” nedeniyle 1980 Kuşağı şiiri günümüzde aşılmış bir dönemi gösteriyor.Kuşak olarak da, şiir anlayışları olarak da böyle bu… Yani günümüzde kabaran şiire baktığımızda genç şairlerin 1980’lerdeki gelenekçilik algısına uzak durduğunu görüyoruz. Aslında 1980’lerin geleneğe ille de bakma algısını azaltan biz birkaç şair olduk. Bir kopuş yarattık 1990’ların sonlarından itibaren. Günümüzde kabaran yenilikler de bizim açtığımız yoldan geldi ve farklı şekillerde kendini ortamla, yenilikle sınadı. 1980 Kuşağı şiirinin artık belli bir noktadan sonra tıkandığını, o dönem şiirinin ustalarının yenilik ve tazelik taşıyan bir şiir ortaya koymakta zorlandığını görüyoruz. Bir metal yorgunluğu yaşıyor gibiler. Tabii bu yorgunluk ve tıkanıklık, belli bir olgunlaşmayı izliyor, bunu da kabul etmek lazım. Tıkanan noktalardan sonra farklı şiir anlayışları ortaya çıktı. Peki biz ne yaptık da böyle oldu? Bir kere boş çığırtkanlık yapmadık. Bağırıp çağırarak, sövüp döverek değil kendi şiirimizi yazarak eskittik 1980’leri. Günümüzde uç veren anlayışların hepsinde de ayrı ayrı yetenekli, yaratıcı arkadaşlar var, atak yapan genç şairlerin çıktığını görüyoruz. Şu anda çok canlı, çok yönlü, çok diri bir şiirin kurulmakta olduğunu görüyoruz. Diyebiliriz ki modern Türk şiiri yeniden kuruluyor. Son birkaç yıldır bunun izlerini görüyoruz.

GENÇ DERVİŞİN DÜŞÜŞÜ

Cuma, 12 Şubat 2010

ali-ayçil

Ali Ayçil

   Dağınık yüzünü severdim. Okunması gereken yazıların, yapılmayı bekleyen dergi sayfalarının, ya da bir sonraki sayının hazırlıklarının hengâmesi içindeyken, ansızın başını kapıdan uzattığın günlerde öyle bir yüzün vardı.  Ve ne zaman içeriye girsen, içeriye girip tedirginlikle masanın kıyısına otursan, masanın kıyısından gülümseyerek “nasılsınız?” diye sorsan, kendimi, elimdeki bütün işleri bırakmaya mecbur hissederdim. Tamahsız yüzünün, benim için gizli bir ayna olduğu günlerdi o günler; içimden, “işte dervişimiz geldi,” derdim sevinçle. Pek çok insanın, bir başkası tarafından dile getirilmedikçe fark etmediği hususi yanları vardır. Ve yine pek çok insan, bir başkası tarafından sorumsuzca dile getirildiği için o hususi yanlarının mağduru olur. Ellerinin biçimliliği övülen ellerinin, ahlakının güzelliği övülen ahlakının, zekâsı övülen zekâsının kurbanı olmaktan kolay kolay kurtaramaz kendini. Sevgilileri, “bende en çok neyi seviyorsun?” diye sorduklarında, toy âşıklar hemen tuzağa düşerler. Yalnızca sevgililerimizin değil, dostlarımızın ve arkadaşlarımızın da bizi onlara çeken yanlarını saklamayı beceremediğimiz için, ilişki bir süre sonra aleladeleşir.  Eğer, dağınık yüzünün ve bakışlarındaki dünyasızlığın odaya nasıl bir ferahlık verdiğini söyleseydim, bir sonraki gelişinde, odaya ferahlık veren bir bakış olarak girecektin içeriye…