
2010’da kime sorsanız, size artık dünyanın çok küçüldüğünü söylerdi. Ülkeleri ve kıtaları birbirine bağlayan geleneksel haberleşme yöntemleri pek çok yerde neredeyse unutulmuş gibiydi. İnsanlar o yıllarda, televizyon kanallarının, internetin ve görüntülü haberleşme cihazlarının karnını doyurmakta güçlük çekiyordu. Ekranlar, hayatı, toplumları şaşırtacak bir malzeme olarak işledikleri için, sıradanlık da durağanlık da fazlasıyla can sıkıcı bir hal almıştı. Savaşılan ülkelerden, tabiatın felaketlerinden ya da insan dünyasının karmaşasından afallatıcı bir haber çıkmadığında, dünyanın gövdesini kaşıyarak, ondan yeni bir haber çıkarmanın yolları aranıyordu. Gösterildiğinde, izleyicilerin kanını donduran kimi olayların aslında bir kurgudan ibaret olduğu ortaya çıkmıyor değildi. Ama hayatın nabzı öylesine hızlı atıyordu ki, kimse, kurgudan bahseden bir haberin aslında kendisinin de dikkatleri çalan bir kurgu olduğunu fark etmiyordu bile. İnsan fail olmaktan çıkmıştı; zamanın kaygan yüzeyinde bir anlığına belirip kaybolan gölgeye benziyordu daha çok…
2010 yılına gelindiğinde hızla akan görüntüler, doymak bilmez ekranlar, tuşlar ve cihazlar, ölçüsüz bir arzuyla öne çıkmak ve yükselmek isteyenleri de biçimsizleştirmişti. Eğer sürekli değişmezler ve dudak uçurtucu bir projeyle kendilerini sunamazlarsa, bu kusursuz karmaşanın uçucu belleğine takılma şansları çok azdı. Kuşkusuz bu sürekli yenilik arayışı, bir derinlik sorunu da çıkarıyordu ortaya. Bütün ömrünü arşivde geçiren bir tarihçi, tarihi günlük hayatın ağzına uzatan ucuz bir araştırmacı tarafından anılmadıkça kimse tanımıyordu onu. Yalnızca gündelik hayat değil, geçmiş zaman da gövdesinin taşıyamayacağı bir hızın mağduruydu artık. Bir sultanın kanlı giysisi, bir sarayın mahzeni, eski bir anlaşma ya da şecere, günün ihtiyaçlarına göre servis edilen ama sonra da sofrada unutulan birer mutfak malzemesine benziyordu. Adına araştırmacı denilen tuhaf insanlar, bütün bu bilgilerin sahibi oldukları için değil, onları satmaktaki maharetlerinden ötürü el üstünde tutuluyordu. Kimi zaman da birden nitelik ihtiyacı hissediliyor, bir bilginin, yaşlı bir şairin ya da çoktan unutulmuş bir müzisyenin kapısı çalınıyor, hızla akan zaman grafiğinin kalbini tökezleten o durağan adamlara bir süreliğine zar zor katlanılıyordu…
2010 yılına gelindiğinde, dünyanın bütün kalburüstü ülkeleri görünmez bir tapınağın tanrısı etrafında birleşmişlerdi artık. Bu tanrının adı demokrasiydi. Şekillenişi birkaç yüzyılı bulan tapınak, kendisine sunulan adaklar yüzünden şişkinleşmişti de! Onun için siyaset yapılıyor, onun için silahlanılıyor, onun için kan dökülüyordu. Suçunu masumlaştırmak isteyen herkes o büyülü kelimeye sığınıyordu. Demokratik toplumlar, öyle olmadığını düşündükleri toplumları sorgulama hakkına sahipti. Bir kez bu hakkı elde etmiş ülkelerin siyasetçileri, askeri faaliyetleri yüzünden ölmüş çocukların hesabını yine aynı defteri açarak veriyordu: Demokrasi. Kelime, insanların hürriyetini ifade eden mahiyetini kaybetmiş, küredeki düzenlemelerin ajandası haline gelmişti. Yine de büyük pazarların uhdesindeki kimi kârlı krallıkların muafiyeti vardı. ‘Gelişmiş demokrasiler’in önemli bazı ihtiyaçlarını karşıladıkları müddetçe, bu krallıkların biçimsizliği pekâlâ görülmeyebiliyordu. Demokrasinin, yani o büyük tapınağın bahçesine bir ad konsa, bu hiç kuşku yok ki özgürlük değil liberalizm olurdu. Ve bu bahçeden içeriye giren her kim ise, pazara inandığını teyit etmek zorundaydı…
2010 yılına gelindiğinde dünya kaçınılmaz bir biçimde çopurlaşmıştı. İnsanlar, yüzeydeki çeşitliliğe, uçucu kelimelerin albenisine ve akıp giden görüntülere daha çocukluktan odaklandıkları için, bir büyük filozofun yetişme şansı neredeyse kalmamıştı. Belki bir dahi beklenebilirdi bu çağda; ama her türlü sihirbazlık numarasını ve ucuz deliliği dehanın verimliliği sayan vasat akıl, çıkıp gelse bile onu zaten fazla ağır bulurdu. Bir endüstriye dönüşen kültürün de hakikatle bağı incelebildiği kadar incelmişti. Beyoncé ile Mahler arasındaki fark niteliklerinden çok, piyasa değerleri üzerinden belirleniyordu. Tapınağın, post modern kültürü adak olarak tercih etmeye başlaması, hem kültürleri hem de onun taşıyıcılarını oyunbazlaştırmıştı. Şöyle deniyordu: “Biz dünyanın bütün renklerine inanıyoruz.” Oysa gerçekte dünyanın bir rengi yoktu ve bu garip inanç, her nasıl olmuşsa üstün nitelikli bir adamın erdemlerinden sayılmaya başlanmıştı. Bütün ödüller buna yönelikti. Bir yazar değil, özellikle dünyanın renklerine inanan bir yazar ödüllendiriliyordu. Aslında 2010 yılına gelindiğinde dünyanın modern cephesi, dilin etimolojisinden koptuğu için kökensizleşmiş ve sürat yüzünden kıvraklaşmıştı. Şeffaf ve ilkeldi artık!